Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 20 Ekim 2026
Azerbaycan’da yaşanan başörtüsü mağduriyeti "kardeşliğe zarar vermesin" diye görmezden gelmek çifte standarttır; İslam’ın değerlerine muhalefet etmektir.
ALİYEV REJİMİ HADSİZLİKTE SINIR TANIMIYOR
Toplantımıza son günlerde Türkiye kamuoyunu çokça meşgul eden Azerbaycan’daki Aliyev rejiminin okullarda uygulamaya koyduğu başörtüsü yasağının yansımalarıyla başlamak istiyorum.
Sözüm ona 21. yüzyıl modern dünyasında yaşıyoruz. Uzaya yolculuk yapılan, yapay zekâ ve ileri teknolojiye sahip devletler ile rekabet edilmesi gereken bir asırdayız. Bir taraftan ideolojik devletler küresel sistemi dizayn ederken, diğer taraftan ilkel uygulamalar ile kişisel hak ve hürriyetlerin çiğnendiği bir gündemi yaşıyoruz. Aşağılık kompleksiyle İslami değerlere savaş açan Azerbaycan yönetimi, güya "eğitim seviyesinde çığır açmak için" başarısına ve yeteneğine bakmaksızın başörtülü öğrencileri okullardan uzaklaştırma kararı aldı.
Evet, Azerbaycan’dan gelen haberler ve sosyal medyaya düşen görüntüler akıl ve vicdan sahibi her Müslümanı derinden yaraladı. 21 Eylül tarihinde yapılan bir yasal düzenleme; okul kıyafetlerinin tek tip olmasını ve laiklik ilkesine aykırı görülen kıyafet unsurlarının kullanılmamasını öngörüyor. Karar metninde başörtüsünün Arap ve Fars kültüründen etkilenen birer sembol olduğu dolaylı olarak vurgulanmasına rağmen uygulama, tam anlamıyla bir İslam düşmanlığını gözler önüne seriyor. Ayrıca dinî sembolleri kullanan öğrencilerin kamu düzeni ve güvenliğini tehdit ettiği yönündeki kaygılardan bahsediliyor.
Daha önce de 2010 yılında benzer bir karar çıkmış ama halkın tepkilerinden dolayı geri çekilmişti. Yine bu yıl Mart-Nisan aylarında bazı okul yönetimleri tek taraflı aldıkları kararlarla başörtülü öğrencileri derslere almamışlardı. Yoğun tepki nedeniyle bu münferit ihlal kararları iptal edilmişti.
İslam düşmanı Azerbaycan yönetimi belli periyotlarla bu iğrenç girişimlerde bulunmuş olmasına rağmen, Müslüman Azerbaycan halkı bu ilkel ve zalimane uygulamaları bir şekilde bastırdı. Şimdi yine Azeri öğrenciler okul bahçelerinde ve meydanlarda diktatör Aliyev rejimine karşı Allah’ın farz kıldığı, İslam’ın şiarı olan hicaba sahip çıkıyor; "Hicabımız namusumuzdur!" sloganları atıyor. Sadece bu örnek bile 33 yıllık Aliyev iktidarının halkından ne kadar kopuk ve ayrı dünyalarda yaşadığının delilidir.
Peki, bir kız çocuğunun başörtüsü nasıl olur da eğitim almasının önünde bir engele dönüşür? Bir öğretmenin inancı nasıl olur da mesleğini yapmasına mâni olur? Hani size göre laiklik, devlet karşısında bütün dinlerin aynı mesafede olmasıydı? Hani demokrasi herkesin kişilik hak ve hürriyetini koruma altına almaktı? İşte inandığınız bütün Batılı değerlerin birer yalan olduğu tescillendi.
Sizin çağdaşlaşma dediğiniz şey apaçık bir Batı taklitçiliğidir. Kendinize ait bir değeriniz, fikriniz ve duygunuz olmadığı için Batı'nın küfür hükümlerine sadık kalmayı, halkınızın inancına düşman olmayı tercih ediyorsunuz. Yahudi varlığıyla yüksek perdeden ticari ilişkiler kuran, Amerika’nın etkisiyle hareket eden Azerbaycan, halkını da bu yeni duruma alıştırmak istemektedir: İçi dışına çıkmış bir İslam anlayışı; hükümlerinden sıyırılmış, fikirlerinden soyutlanmış, vicdanlara hapsedilmiş bir inanç... Tıpkı dostu Trump ve Netanyahu’nun isteği ve talebi doğrultusunda hazırlanmış gibi…
Peki, bu zulmünüze sessiz kalan, ses çıkaranları yaftalayan Türkiye’deki mevkidaşlarınıza ne demeli? Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Türkiye’den Azerbaycan hükümetine yöneltilen eleştirilerden büyük memnuniyetsizlik duymuşlar. Üstelik kurulduğu günden bu yana 28 Şubat’ın baskısından Müslümanları kurtarmayı vadeden hükümet söylüyor bunları! Her seçim döneminde İslami söylemler üzerinden propaganda yapan, laik Kemalist CHP’nin başörtüsü yasağını eleştiren AK Parti savunuyor Aliyev rejimini.
Cumhurbaşkanı Erdoğan da "Tek millet, iki devlet" sloganıyla sessiz kalmayı tercih ediyor. Başörtüsü yüzünden okula alınmayan kız çocukları, derse alınmayan öğretmenler aynı milletten değil mi? Sırf hükümet ile aynı söylemi savunan sözde İslamcı yazarlara, aktivistlere ne oldu? 28 Şubat’ın sert rüzgârları sizi de mi savurdu? Üniversite kapılarında Müslüman kızların haklarını savunan CHP düşmanları, şimdi ne oldu da laik Aliyev ile aynı çizgide duruyorsunuz?
İşte sizin bu duruşunuz zalim Aliyev yönetimini daha da cesaretlendirdi. Türkiye’den başörtüsüne sahip çıkmak için bu kararı eleştirenler hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Bu ne cüret! 7 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı hakkında gıyabında yakalama kararı çıkıyor, hükümetten çıt yok. Milletvekilleriniz tehdit ediliyor, çıt yok. Türkiye’nin kardeş ülke olduğunu çoktan unuttular. Buna rağmen Binali Yıldırım: "Azerbaycan ve Türkiye bir milletin iki devletidir. Köklerimiz birdir, devletlerimiz ayrıdır" diyor. Acaba hangi ticari ve siyasi menfaat hesabıyla söylüyor bu sözleri? Ancak Aliyev yönetimi öyle düşünmüyor; "Öküz öldü, ortaklık bitti" diyorlar. "Biz küçük kardeş değiliz; ABD ve Yahudi varlığının gölgesinde büyük devlet olacağız" diyerek kibir ve küstahlık sergiliyorlar.
Peki, Allah’ın hükmü diplomatik ilişkilere hâşâ kurban edilebilir mi? Sayın Erdoğan! Siz ve dava arkadaşlarınız geçmişte ikna odalarından ağlayarak çıkan Müslüman kızlara sahip çıkmıştınız. Şimdi ise "stratejik müttefiklik" veya "kurumsal disiplin" adına genç öğrencilerin feryatlarına göz yumuyorsunuz. Bu tutumunuz adaletsizliğe ve zulme ortak olmak değil mi?
Eğer Allah (Subhânehu ve Teâlâ)'nın hükümlerini "diplomatik çıkar" ilişkilerinden daha önemli görüyorsanız size Nûr Suresi 31. ayeti hatırlatalım:
"Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Kendiliğinden görünen kısımlar müstesna, ziynetlerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar..."
Evet, başörtüsü Allah’ın emridir ve Allah’ın emri hiçbir siyasi menfaate kurban edilemez.
Son olarak tavsiyemiz şudur:
İlkeli ve adil olun: Azerbaycan’da yaşanan bu mağduriyeti "kardeşliğe zarar vermesin" diye görmezden gelmek çifte standarttır; İslam’ın değerlerine muhalefet etmektir. Bu yanlıştan tez vakitte geri dönülmelidir. Aksi takdirde Azerbaycan 100 yıl sürecek benzer bir 28 Şubat sürecine maruz kalacak ve tarih sizi bu zulme sessiz kalanlar olarak yazacaktır.
FON VURGUNU, SİSTEM SORUNU
Türkiye ekonomisi, bir süredir adı "fon krizi" olan ama aslında kökleri sermaye piyasası modeli ile finansal sistemin bizzat kendisine uzanan büyük bir sarsıntı ile çalkalanıyor. Neresinden tutsanız elinizde kalan, yüz binlerce yatırımcının birikimini bir gecede kilitleyen ve dalga dalga tüm piyasayı yutan devasa bir çöküşten bahsediyoruz.
Pek çok kişi ve ülkeyi yöneten iktidar bu durumu birkaç açgözlü portföy yöneticisinin usulsüzlüğü ya da "geçici bir likidite sıkıntısı" gibi görmeye ya da göstermeye çalışsa da karşımızdaki tablo çok daha derin bir yapısal sorunu gözler önüne seriyor.
Krizin fitilini ateşleyen şey; denetimsiz biçimde büyüyen portföy yönetim şirketlerinin sığ hisse senetlerinde şişirdiği suni fiyatlamalar ve koordineli manipülasyonlar oldu. Gayrimenkul ve girişim sermayesi fonlarının gerçek değerlerinin ötesinde fiyatlanması, danışıklı alım-satımlarla oluşturulan sahte hacimler ve net aktif değer hesaplamalarındaki aksaklıklar sistemi adeta bir saatli bombaya dönüştürdü. Temerrüde düşen ve iadeleri ödeyemeyen fonların TEFAS işlemlerine kapatılmasıyla birlikte çorap söküğü gibi 130’dan fazla fon tasfiyeye sürüklendi ve yüz milyarlarca liralık devasa bir varlık kilitlendi.
Kriz patlak verdikten sonra adli boyutta gözaltılar, tutuklamalar ve el koyma kararları birbirini izledi. Devlet kurumları ve Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), tasfiye süreçlerini yönetmek, piyasaya likidite pompalamak ve yangını söndürmek için bir dizi teknik adımı devreye soktu. Ancak atılan bu adımlar; iktidarı ve iktidar çevrelerini de içine alacak şekilde asıl sorumluların tamamına yönelik bir soruşturma mekanizmasını hayata geçirmekten uzak kaldı. Piyasa düzenini suistimal eden perde arkasındaki esas büyük aktörler ve kurumlar hakkındaki işlemler tam manasıyla kamuoyunu rahatlatmadığı gibi toplumda büyük bir öfkeye ve haksızlığa uğramışlık duygusunun oluşmasına yol açtı. Fon krizi sonrasında yapılan anketlerde iktidara yönelik seçmen desteğindeki %3 oranındaki büyük düşüş de meselenin kamu vicdanını ne denli yaraladığını göstermesi açısından oldukça açıklayıcıdır.
Fon krizinin en ağır sonuçlarından biri de şudur: Yetkililer "Yapısal bir risk yok, süreç zamana yayılarak yürütülecek, kamu kaynakları kullanılmayacak" dese de ortaya çıkan mali kayıpların ve finansal sarsıntının faturası çaktırmadan vatandaşın sırtına yükleniyor. Zaten enflasyonun altında ezilen geniş halk kitleleri, bu krizin ortaya çıkardığı makroekonomik tahribatı dolaylı ama ağır bir biçimde ödemek zorunda kalıyor. Borsa çöktükçe, likidite muslukları açıldıkça ve kamusal imkânlar bu bozuk düzeni ayakta tutmak için seferber edildikçe faturanın asıl adresi yine mutfaktaki yangın, tırmanan zamlar ve düşen alım gücü oluyor.
Diğer taraftan, meselenin ekonomik, toplumsal ve ahlaki boyutu tartışılırken özellikle İslami kamuoyunda çok vahim bir teşhis hatası yapıldığına şahit oluyoruz. İslami camia ve muhafazakâr çevreler bu krizi, sanki birkaç "uyanık ve yüksek kâr peşinde koşan açgözlünün" saf yatırımcıları kandırması ya da dolandırması şeklinde değerlendirerek olayı basitleştiriyor. "Yüksek getiri hırsı insanları mağdur etti" denilip geçiliyor.
Oysa bu bakış açısı kökünden sakattır. Sorun, sadece sistemin içindeki kötü aktörler meselesi değildir; sistemin bizzat kendisidir. Borsa, sermaye şirketleri, varlık yönetim yapıları ve bu mekanizmalar bünyesinde yürütülen türev işlemler, esasen fıtrata ve İslami iktisat ilkelerine aykırıdır. Zira bu sistem faiz, spekülasyon ve haksız kazanç üzerine inşa edilmiştir. Şer'i bir perspektiften bakıldığında; mülkiyetin gerçek bir emeğe, üretime ve somut varlığa dayanmadığı, sermayenin kâğıt üzerinde sürekli bir manipülasyon aracı olarak el değiştirdiği borsa sistemi temelde meşru değildir, haramdır.
İslami iktisat açısından; sermayenin nasıl üretildiğini, şirketlerin hangi yapıyla kurulduğunu, ortaklıkların hangi hak ve yükümlülüklere dayandığını ve kazancın hangi işlemlerle elde edildiğini sorguluyor muyuz? Meseleyi "dolandırılan Müslümanlar" mağduriyetine indirgemek yerine, bu çarkın ve borsanın bizatihi kendisine tavır almak, bu gayrimeşru sermaye düzenini esastan reddetmek gerekir. "Haram bir çarkın çark dişlisi olup sonra da çark düzgün dönmedi diye ağlamak" tutarlı bir duruş değildir. Zira sanal rakamlarla, kâğıt üstünde oluşturulan fon sihirbazlıklarıyla ve denetimsiz kâğıt oyunlarıyla bir ekonominin sürdürülmesi düşünülemez.
Yaşanan fon krizi, birkaç kişinin açgözlülüğünden ibaret basit bir adli vakıa değil; sermaye piyasası modeli ve sanal finans ekonomisinin eninde sonunda patlamaya mahkûm tabiatının bir sonucudur. Bu krizin maliyeti asıl sorumlularına rücu edilmeli ve halkın sırtından bu yük alınmalıdır.
SPK Başkanının istifa ettirilmesi, Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısının emekliye ayrılması gibi göz boyayıcı sözde soruşturma yöntemlerinden vazgeçilmelidir. Her biri ya iktidarın yönetimdeki "A Takımı" kadrosunda olan ya da onlarla yakın ilişki içinde olan asıl soyguncu ve vurgunculara hesap sorulmalı, hortumladıkları paralar derhal geri alınmalıdır. Devlet gücünü burada bu dolandırıcılara karşı göstermelidir; İslam beldelerindeki mazlum kardeşlerine iki kuruş insani yardımda bulunduğu için Batı menşeili terörün finansmanı yasasıyla tutuklanan Müslümanlara karşı değil!
Son olarak Müslüman kamuoyunun faizci, spekülatif ve haram temeller üzerine oturmuş borsaya ve adeta sanal bir kumarhaneye dönmüş varlık yönetim sistemine kökten karşı çıkması, "daha çok kâr etmek" hülyasıyla bu çarkın peşine takılmaktan vazgeçmesi şarttır. Aksi halde, haram üzerine kurulmuş sanal yapılar çökmeye ve bedelini masum kitleler ödemeye devam edecektir.
ABD VE YAHUDİ VARLIĞI SEÇİMLERİ
"Amerika’yı yeniden büyük yapmak" sloganıyla ikinci kez başkan seçilen Donald Trump’ın özelde İslam coğrafyası, genelde tüm dünyada uygulamaya koyduğu sömürü ve saldırganlık politikaları etkisini sürdürüyor. 3 yıl önce başlayan 7 Ekim Aksa Tufanı Harekâtı, hemen sonrasında yaşanan büyük soykırım ve sözde sağlanan ateşkese rağmen Gazze’de herhangi bir çözüme varılamadı. Hem işgal hem katliam hem de abluka temelli insani kriz devam ediyor.
Diğer taraftan Amerika’nın Yahudi varlığını da yanına alarak 28 Şubat’ta İran’a karşı giriştiği savaşta ne herhangi bir askerî zafer elde edildi ne de barış sağlandı. İran teslim olmadı; Hürmüz Boğazı hâlâ kapalı, akaryakıt krizi had safhada. Amerika büyük bir çıkmaz içinde ne yapacağını bilmez bir halde debelenerek günü kurtarmaya çalışıyor. Savaş ve soykırımın ortaya çıkardığı krizlerin faturasını ise başta bölge ülkeleri olmak üzere tüm dünya ödüyor.
İşte tüm bu yaşananlar yeni bir dönüm noktası olma ihtimalini de beraberinde getiriyor. Zira küfrün ve şerrin elebaşı olan Amerika ile beslemesi Yahudi varlığında çok yakında seçimlere gidilecek.
Amerika’da Kongre Ara Seçimleri 3 Kasım 2026 tarihinde yapılacak. Bu seçimlerde ABD Temsilciler Meclisindeki 435 sandalyenin tamamı ve 100 sandalyeli Senatonun 35 koltuğu yenilenecektir. Yahudi varlığında ise önümüzdeki hafta, 27 Ekim 2026 tarihinde başbakan ve yeni hükümetin belirleneceği genel seçimler yapılacak.
Aslında kâfir devletleri kimin yöneteceği Müslümanlar açısından çok da önem arz etmiyor. Kim seçilirse seçilsin onların bize karşı düşmanlıklarında gerçek bir değişim söz konusu olmaz; değişen sadece yüzler ve üsluplar olur. Ancak onların haberlerini takip etmek, içinde bulundukları durumları iyi değerlendirmek Ümmetin kurtuluşu ve geleceği adına son derece elzemdir.
Daha önemlisi bu kâfirler, Müslümanların yöneticileriyle dostluk ve iş birliği içerisindeler. Yöneticiler ümmetin sorunlarının çözümlerini onların yanında arıyorlar; böylece Ümmete ihanet ederek kalkınmanın yoluna yeni duvarlar örüyorlar. Ne utanç vericidir ki onlar Müslümanlarla değil, kâfirlerle yardımlaşıyorlar. Gazze’nin imarı, Filistin’in tanınması ve bölgenin istikrarı için sömürgeci Trump’a umut bağlamışlar. İran’da Trump zafer kazansın istiyorlar, onun arkasında hizalanıyorlar ve onun talimatıyla askerî ittifaklar kuruyorlar.
Oysa kâfir Trump onlara zerre kadar değer vermiyor. Hepsini her istediklerini yaptıracağı emir erleri gibi görüyor… Hani bu liderlerin konuşmasını dinlememek için salonlardan çıkarak güya protesto ettikleri Netanyahu var ya, işte o işgalci bebek katiline Trump açıktan destek veriyor. Yahudi varlığının başbakanlığı için yaklaşan seçim yarışında Netanyahu'yu tam ve eksiksiz desteklediğini açıklıyor ve İran’ı birlikte yok edeceklerini söylüyor.
Peki Trump’ı protesto eden var mı? Trump’a yaptırım uygulayan var mı? Hayır! Netanyahu da aynı şekilde Amerikan halkına sesleniyor ve "Benzin fiyatlarını dert etmeyin, nükleer silah korkusu yaşamamak için Trump’a destek verin" diyor. Yani iki başarısız savaş suçlusu, kader birliği görüntüsü içinde birbirlerine arka çıkıyorlar. Vaat ettikleri şey ise daha fazla savaş, daha fazla işgal ve daha fazla sömürü…
Bu durum şunu gösteriyor: Haçlı-Siyonist ittifakı büyük bir kaos ve çaresizlik içindedir. Koltuklarını korumak için kendi halklarına dahi tehdit ve şantaj yapıyorlar. Hiç şüphe yok ki dünyaya iyilik namına vereceği hiçbir şeyi olmayan bu köhnemiş zihniyet sona yaklaşmıştır. Kapitalist ideoloji çöküşün eşiğindedir. Sömürgeci kafirler her ne kadar birlik içinde olmaya çalışsalar da kalpleri paramparçadır. Bunun sebebi, Rabbimizin bildirdiği gibi akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarıdır.
Öyleyse artık karar zamanıdır!
Müslümanların yöneticileri, kendilerini kullanıp aşağılayan kâfirlerle iş birliğine devam ederek birlikte mi kaybedecekler? Yoksa yüzlerini Ümmete dönerek esaret zincirlerini kırıp yeniden izzetin ve özgürlüğün yolunu mu tutacaklar? Müslümanlar olarak bizim de net bir seçim yapmamız gerekiyor: Allah’ın hükmü mü, reelpolitik mi? Çıkar ve menfaat mi, ilke ve kararlılık mı? İman ve üstünlük mü, pazarlık ve teslimiyet mi? Yeryüzünde hiçbir ağırlığı olmayan laik ulus devletlere rıza göstermek mi? Yoksa "Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah" sancağı altında Müslümanların fikirlerini ve güçlerini birleştirerek dosta güven, düşmana korku salacak olan Râşidî Hilâfet için çalışmak mı?
Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu
20 Ekim 2026
#hizbut tahrir türkiye#gündem değerlendirme#başörtüsü zulmü#hicab azadlık#hicab yasağı#azerbaycan başörtüsü yasağı#aliyev'in tutuklama kararı#fon krizi#fon vurgunu#abd seçimleri#yahudi varlığı seçimleri
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!