HAFTALIK GÜNDEM DEĞERLENDİRME

Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 29 Eylül 2026

Borsa denilen şey, küçük yatırımcıları büyük hissedarların iki dudağı arasına mahkûm eden spekülatif bir balondur. Reel ekonominin en büyük düşmanıdır. Üretimi, istihdamı, reel ticareti baltalayan bir finans silahıdır.

EĞİTİM SİSTEMİNDEKİ SORUNLAR

Haftalık Gündem Değerlendirme Toplantımıza hepiniz hoş geldiniz. Kısa bir süre ara verdiğimiz toplantılarımıza bu hafta itibariyle yeniden başlıyoruz. Türkiye’nin gündemi malum hem iç politika hem dış politikada çok yoğun. Geçtiğimiz günlerde ABD’de Birlemiş Milletler Genel Kurulu toplantıları yapıldı. Birçok dünya ülkesinin lideri New York’ta buluştu. BM kürsüsüne çıkıp konuştular, özel toplantı ve görüşmeler yaptılar. Bütün bu toplantılar, görüşmeler, konu ve konuşmalar, BM’nin dünyadaki sorunlar ile ilgili bir karar almasına vesile oldu mu derseniz olmadı. Bugün BM gündemine kısa da olsa değineceğiz. Türkiye kamuoyunda bir haftadan fazladır konuşulan fon krizi var malum, bu konu ile ilgili bir basın açıklaması yayınladık, yeni gelişmeleri de takip ediyoruz. Bugünkü gündemlerimizden biri de işte bu fon krizi…

Ancak her iki konudan önce Türkiye’nin eğitim ve öğretim sistemini masaya yatıralım istiyorum. Yeni bir eğitim öğretim yılına daha girildi malum… Okullar açıldı, eğitim sezonu başladı başlamasına da nasıl başladı? Önceki eğitim öğretim döneminde Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da okullarda yaşanan saldırı olaylarının bir benzeri Manisa’da tekrar etti maalesef. Evet, böyle bir ortamda, korku ve kaygıların hâkim olduğu bir gündemde yaklaşık 17 milyon öğrenci ve 1 milyondan fazla öğretmen ders başı yaptı. Yine okul binalarına yapılan yatırımlar, ücretsiz dağıtılan kitaplar, değişen müfredatlar ve alınan güvenlik tedbirlerinin konuşulduğu bir gündem ile başladı eğitim öğretim sezonu. Eğitim sistemindeki sorunların esası ve asıl sebebi ama göstermelik düzenlemeler ve göz boyayan değişiklikler ile süslendi okulların duvarları… Öyle bir ucube sistem ki, öğrenciye sonran öğrenci şikâyetçi, öğretmene sorsan öğretmen şikâyetçi, kapıdaki bekçi şikâyetçi, idareci şikâyetçi, veli şikâyetçi, bakan şikâyetçi hatta Cumhurbaşkanı da şikâyetçi… Herkes bozuk sistemin ürettiği sonuçlardan şikâyetçi ama yetki sahipleri sorunun kaynağına, kökenine inmiyorlar, suya sabuna dokunmadan anlık çözümlerle günü kurtarma politikaları güdüyorlar.

Herkes şunu biliyor; eğitim bir süreç ve sistem işidir, bu sebeple esaslı, istikrarlı, sistemli ve liyakat temelli bir eğitim paradigması ortaya koymadan sağlıklı ve başarılı bir sonuç elde edilemez. Eğitim sistemimiz bugün bozuk bir paradigma üzerine inşa edilmiş, bu sebeple bu kadar fazla sorunla boğuşturuyoruz. Eğitim Sistemi şu hedef üzerine kurulmuş; “Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı yurttaşlar olarak yetiştirmek.” Eğitim sisteminin temel paradigması laiklik… Sadece din kültürü ve ahlak bilgisi dışındaki bütün eğitim müfredatı laiklik esası üzerine kuruludur diye yazıyor. Esasen okullarda verilen din kültürü ve ahlak bilgisi ders müfredatı dahi laik akrediteden geçirilerek hazırlanmış. Dini konular sadece genel kültür, ahlaki konular ise bilgi olarak veriliyor. Hayata dönük bir pratiği yok yani… Evet, Milli Eğitim Temel Kanunu, işte bu şekilde laik Kemalist bireyler yetiştirmek hedefi ile ülke sathında tüm çocukları, tüm öğrencileri bir öğütüm makinesinden geçiriyor.

Eskiye oranla hiç mi bir değişiklik yo, iyileşme yok peki? Daha önceki jakoben Kemalist iktidarlar, irtica adı altında İslam’a savaş açıp Müslümanların çocuklarını küfrün bataklığına çağırıyorlardı. Sonra muhafazakâr iktidar devirleri geldi. Onlar dindar nesil, asımın nesli şarkılarını söyleseler de pratikte yine okullarda laik eğitim müfredatı uygulanıyor. Yani değişen bir şey olmuyor. Gençlere demokrasinin bireysel özgürlük fikri, dini dört duvar arasına hapseden laik öğretiler, zihinlerini dumura uğratan milliyetçi içerikler veriliyor, sonra da onlardan allah’tan korkan, dindar bir nesil olmaları bekleniyor.

Şu iyi bilinmelidir ki bu halkın mayası, ruhu, fıtratı, özü İslam’dır. İslam’dan ve onun hükümlerinden yüz çevirdiğimiz sürece her geçen gün daha çok karanlıklara gömüleceğiz. Bakın Batı’da görmeye alıştığımız okul saldırını artık ülkemizde de sık sık yaşamaya başladık. Bu bir sonuç bu bir netice maalesef… İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi Manisa’da yaşanan okul saldırısı ile ilgili yaptığı açıklamada; “okul güvenliği sadece fiziki tedbirlerle, polisiye tedbirlerle oluşturabilecek bir şey değildir” dedi. Devletin diğer kurumlarına düşen görevlerin olduğunu, Sivil toplum kuruluşlarına düşen görevlerin olduğunu, ailelere düşen görevlerin olduğunu ifade etti.

Evet, okul kapısına polisi dikerek çocukları bütün tehditlerden koruyamazsınız doğru, çünkü zaten laik düşüncenin, laik müfredatın kendisi bir tehdit. Sanal dijital mecra bambaşka büyük bir tehdit, Televizyon programları, diziler ayrı bir tehdit. Peki, bütün bu tehditlerden çocukları, öğrencileri kim nasıl ve ne ile koruyacak? Sayın Mustafa Çiftçi; çocukları ve öğrencileri bütün bu tehditlerden koruyacak olan sizin de ezberlediğiniz Kur’an’ın mesajının hayata inmesi ve eğitim öğretim dâhil tüm her şeyi kuşatmasıdır. Yani İslam’ın tatbik edilmesidir. İslam hayatta var olmadığı sürece 7 bakanlık değil 70 bakanlık da bir araya gelseniz, üç ay değil 300 yıl da çalışsanız, her okulun kapısına bir değil on polis de dikseniz sorun çözülmez.

Sayın Çiftçi, bir toplumda suç ender görülüyorsa sorun fertlerde yaygın görülüyorsa sorun sitemdedir. Türkiye toplumu adeta suç toplumu haline geldi ve bu toplumun bütün fertleri Milli Eğitim müfredatından geçti. Bu sebeple sorun sistemin bizatihi kendisidir. Cezaevlerindeki yüzbinlerce mahkûm ve tutuklu, mahkemelerdeki milyonlarca dava dosyası, açıklanan suç istatistikleri uygulanan laik-demokratik sistemin meydana getirdiği toplumsal çürümenin bir sonucudur. Bu karanlıktan çıkışın yolu ise özümüze dönmekten, şifa ve rahmet kaynağı olan Allah’ın hükümlerini tatbik etmekten başka bir şey değildir.

FON KRİZİ

Malumunuz 2 haftadır fon krizi ya da diğer adıyla borsa skandalı gündemi meşgul ediyor. 7 portföy şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verildi. Yüzden fazla şirket yatırım fonları aracılığıyla birbirini finanse ederek hisselerinde manipülasyon yaptı. Son 1 yılda hisseler kat be kat değer kazandı, yüksek getiri vaadiyle parasını bu fonlara yatıran 455 bin yatırımcının birikimi bir grup borsa simsarının cebine girdi. Şimdi bu süreci en başından detaylıca ve teknik yönleriyle ele almaya lüzum yok. Zira 2 haftadır yazıldı çizildi, konu bütün detaylarıyla anlatıldı. Bizim asıl değinmek istediğimiz meselenin başka bir boyutu var.

Adında ve parti programında ‘Kalkınma’ olan bir iktidar çeyrek asırdır bu ülkeyi yönetiyor. Kalkınmak için Kapitalizmin bütün argümanlarını kullandı, kullanıyor. Her krizden çıkışı başka bir kapitalist iktisat modelini taklit etmekte görüyor. Bütün yönleriyle krizler üreten bir sistemin içine daha çok battıkça batıyor. Üstelik bütün krizlerin bedelini halka ödetiyor. Yeni vergi kalemleri, yeni zamlar derken krizden çıkmak için halkın omuzlarına bindikçe biniyor. 25 yıldır her seçimi İslami söylemler ile kazanan, ‘Nas’tan bahsederek faizi eleştiren bir iktidar var karşımızda ama aynı zamanda ne kadar gayri İslami fiil varsa mensupları bunlara bulaşıyor. Üstelik iktidar olduğu süreçte bu gayri meşru sistemi bizatihi kendisi uygulamakla kalmıyor, Müslüman Türkiye halkından da bu suça ortak olmasını istiyor, Müslümanları bu harama teşvik ediyor. Ahmet Davutoğlu Başbakanlığı döneminde, çiftçiye düşük faizli kredi veren devlet bankalarına talep artınca Allah bereket versin demişti. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek sigara içen vatandaşlara, onun yerine paranızı her gün faizli mevduat hesabına yatırsanız 5 yılda faiziyle beraber 147 bin TL kazanırsınız diye telkinlerde bulunmuştu. Eski Maliye Bakanı Nurettin Nebati döneminde çıkarılan Kur Korumalı Mevduat hesabı için Cumhurbaşkanı Erdoğan; “yastık altı birikimlerinizi değerlendirmek için hem yüksek kurun olumsuz etkilerinden kurtulun hem de faiz getirisiyle paranız değerlensin” diyerek vatandaşı faizli kazanca sevk etmişti.

Şimdi bugün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çok yakın, Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı ve eski aile bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın da içinde bulunduğu bir grup borsa spekülatörü yüzbinlerce insanı mağdur etti. Vatandaşın parası birçok siyasetçinin, birçok bürokratın zengin olma hırsına kurban edildi. Siyaset yapmayı zengin olmak ile eşdeğer görme hastalığı bulaşıcı oldu ve ülkemizde politika yapmanın tek sebebi cebini doldurmak oldu.

Şimdi, bütün bunlardan sonra, iktidarın en etkili makamlarına gelmiş eski bir bakan, fondan kazandığı parayı Maliye Bakanlığı hesabına iade edince her şer çözülmüş mü oldu? Eğer bu para helal ise neden iade edildi, yok değil haram ise bu haramın kaynağı olan borsa sistemi hala neden çalışıyor? Eğer bu para hukuka aykırı, haksız ve usulsüz bir şekilde elde edildi ise iade edilince suç ortadan kalmış mı oluyor? Mesela bundan sonra hırsızlar çaldıklarını geri getirdiklerinde yargılanmaktan muaf mı tutulacaklar? Halkın parasının iç edildiği fon krizinin faillerine bu soruları kim soracak? Sadece “milletin hakkını yiyenleri savunmayacağız” demek yeterli mi Bu kişilerden hesap sorulmayacak mı?

Bütün bu mağduriyetlere rağmen devlet vatandaşın yanında olmak yerine hala borsanın itibarını korumaya çalışıyor. Bu krizi münferit bir sorun olarak yorumluyor. Aman kimse İstanbul borsasından elini eteğini çekmesin diye bir yandan Maliye bakanı bir yandan Cumhurbaşkanı teskin edici açıklamalar yapıyor. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar BİST 100 endeksi %3 düştü. Düşmeye devam edecek. Zira borsa denilen şey, küçük yatırımcıları büyük hissedarların iki dudağı arasına mahkûm eden spekülatif bir balondur. Reel ekonominin en büyük düşmanıdır. Üretimi, istihdamı, reel ticareti baltalayan bir finans silahıdır. İşte bu silah bir yandan devletin ekonomik gidişatını tehdit ederken bir yandan da parasını enflasyona ezdirmek istemeyen yatırımcının hayallerini öldürüyor. Daha önce yaşanan birçok borsa skandalından, devre kesmelerden, manipülatif büyüme ve ani çöküşlerden ders çıkarmayan hükümet bu sefer bizatihi işin içinde gibi duruyor.

Tamam; anladık, İslam ekonomisini uygulamayacaksınız, ondan yüz çevirdiniz belli ki… Defalarca uyarmamıza rağmen krizlerin asıl kaynağı kapitalizmden de vazgeçmeyeceksiniz. Faiz konusunda söylemleriniz ve eylemlerinizde tezat oluşturacaksınız. Enflasyonu düşüremeyecek, faizi sıfırlayamayacak ve dövizin ateşini söndüremeyeceksiniz. Ama artık vatandaşın cebine göz dikmeyin. Kıt kanaat birikim yaparak çoluk çocuğunu evlendirmek isteyen, ev bark sahibi olmak isteyen, geleceğini düşünen bu halkın umutlarını yıkmayın. Sırf size İslami söylemleriniz ve dini duyguları nedeniyle oy veren bu halkı harama teşvik etmeyin. Borsaya yönlendirmeyin. Onları Allah’ın hükümlerine yönelme, dinlerine bağlılıkları konusunda iman ve vicdanları ile yalnız bırakın. Çünkü sizin özünüz ile sözünüz bir değil… Rabbimizin şu uyarısını hatırlayın ve ibret alın:

‘‘Ey iman edenler! Neden yapmayacağınızı söyleriniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir nefretle karşılanır?’’ (Saff-2,3)

BM’NİN KÖHNE YAPISI

Dünya liderlerinin konuşmalarına ev sahipliği yapan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. Zirvesi, geçen hafta ABD’nin New York şehrinde gerçekleştirildi. Zirve kapsamında 150’den fazla devlet ve hükümet başkanı ile çok sayıda üst düzey yetkili, küresel gündemdeki gelişmeleri ele almak üzere bir araya geldiler. Genel Kurul sürecinde yaşananlara bakıldığında; "Birleşmiş Milletler" isminin sadece bir göz boyamak, Genel Kurul konuşmalarının ise sömürgeci katillerin şov yaptığı bir tiyatrodan ibaret olduğu bir kez daha görülmüş oldu. Kaldı ki zaten BM’nin ülkelerin ve halkların iradesini yansıtmadığı ve insanlığın sorunlarını umursamadığı konusunda dünya kamuoyu neredeyse ittifak halindedir. Hatta ABD başta olmak üzere Güvenlik Konseyi üyesi büyük kafir devletlerin -özellikle de İslam beldelerinde uyguladıkları- işgal ve katliamlar, Birleşmiş Milletlerin gözetiminde ve himayesinde gerçekleşmiştir. Dahası BM’nin ikiyüzlü, istismarcı ve kokuşmuş yapısı o kadar aşikar olmuştur ki, Batılı devletler dahi artık meşruiyetini yitirdiğini, reform yapılması gerektiğini, aksi halde sistemin çökeceği uyarısını yapmaktadırlar.

Bu yılki BM Genel Kurul Zirvesi'nde de farklı bir tabloya şahit olmadık kıymetli Müslümanlar. İlk olarak BM’nin kurucusu olan ABD’nin Başkanı Trump çıktı kürsüye… Yine küstah bir şekilde bütün devletlerarası örfleri çiğneyerek diğer ülkelerin egemenliklerine saldırdı. Katılımcıların gözlerine baka baka kendisinin ve Amerika’nın sömürgeci politikalarının propagandasını yaptı. "İran’ı bir gecede yok mu edeyim, yoksa anlaşma mı yapayım?" diye sorarak Genel Kurul’a hakaret etti. Venezuela Devlet Başkanı'nı nasıl kaçırdıklarını, ülkenin petrollerini nasıl gasp ettiklerini övünerek anlattı. Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kapanması ve başkanının istifa etmesi gerektiğini söyleyerek sözüm ona insancıl hukuku ayağının altına aldı. Grönland’a yine salyalarını akıttı. Ve sonunda alay etmekte zirve yaparak 8 savaşı bitirdiğini iddia etti. Trump’ın tam bir kovboy edasıyla, hiçbir diplomatik kılıfa gerek duymadan yaptığı bu açıklamalar; sömürgeci, kafir Batı’nın insan hakları, özgürlük, adalet ve refah sloganlarıyla dünyaya pazarladığı küresel kapitalist sistemin maskesini tamamen indirmiştir. Şu an içinde bulunduğumuz dönem, maskesiz emperyalizm dönemidir.

Dolayısıyla kıymetli Müslümanlar; Gazze soykırımcısı, Filistin gaspçısı, Suriye ve Lübnan işgalcisi, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin hakkında tutuklama kararı verdiği savaş suçlusu Netanyahu’nun bu kürsüde konuşabilmesine de şaşırmıyoruz. Çünkü işgalci Yahudi varlığının kurucusu bizzat Birleşmiş Milletlerdir. Bu terörist de bu gerçeklikten aldığı cesaretle Genel Kurul’da insanlara ahlak dersi vermekten, devlet başkanlarını çağrı cihazı göstererek tehdit etmekten çekinmemiştir. Bu sebeple biz, onun konuşması sırasında salonu terk edenlere değil, onu o kürsüde konuşturanlara bakıyoruz. Hâlâ bu bebek katilleriyle, bu İslam düşmanlarıyla ilişkileri kesmeyenlere; onunla normalleşmek için hazırlık yapanlara bakıyoruz.

Evet, biz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM kürsüsünde Yahudi varlığına karşı söylediği sözlere bakmıyoruz, sözde kararlar, sözde işler, sözde kınamalar… Biz bunların hiçbirine bakmıyoruz. Bilakis biz icraata bakıyoruz, ne yaptığına bakıyoruz. Zira sözlerin en hayırlısı, amelin doğruladığıdır. Allah aşkına, Gazze’nin hamaseti kaldıracak hali mi kaldı? Gazze şiire, naata, edebiyata çoktan doymadı mı? Gazze orduları beklemiyor mu? Gazze, harekete geçemeyen güç ve yetki sahiplerini kıyamet günü hasım ilan etmedi mi? Trump’ın Gazze’de manda yönetimi kurmak isteyen, Filistin davasını tasfiye etmeyi amaçlayan hain planının gölgesinde soykırım hâlâ devam etmiyor mu? Siz kimi kime şikâyet ediyorsunuz!

Hem Netanyahu katiline her türlü silahı temin etmekle övünen kâfir Trump’ın yakın dostu olup, hem Yahudi varlığının yakıt ve diğer ihtiyaçlarının karşılanmasına yardım edip, hem de Filistin davasından bahsetmek samimiyetsizlik değil midir? Sizin çözüm diye sunduğunuz şey nedir peki? Trump’ın Yahudi varlığının tasmasını tutması ve Birleşmiş Milletlerin reforme edilmesi… Yani zulüm ve sömürünün üslup değiştirmesi! Şunu sakın unutmayın: Hak ile batılı, adalet ile zulmü bir araya getirmeye çalışarak ümmetin zihnini bulandıran, enerjisini heba eden pragmatist anlayış başarısız olmaya mahkûmdur. İzzet ve şeref sadece İslam’dadır. Eğer siz gerçekten zulme karşıysanız ve daha adil bir dünya kurmak konusunda samimi iseniz İslam’ı kâmilen tatbik etmeniz gerekir. Müslümanlar ve İslam ümmetine gelince; İslam ümmeti, bu köhne düzenlere meydan okumalı, Batılı fikir ve düşüncelerden yüz çevirmeli, sömürgeci küfür sistemlerinin tamamını reddetmeli ve Raşidi Hilafet’in kurulması için mücadele etmelidir. Şer'i, akli ve siyasi yegâne çözüm budur!

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

29 Eylül 2026

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorumunuz başarıyla gönderildi. Editör onayından geçtikten sonra sayfada yayınlanacaktır.
Yorumunuz iletilirken bir hatayla karşılaşıldı. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.