Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 27 Ocak 2026
"Gazze 2 yıl boyunca yıkılırken, Müslümanlar 2 yıl boyunca katledilip soykırıma uğrarken susan birinin, bu süre zarfında konuşmaktan başka bir şey yapmayan birine “fatih” payesi biçmesi romantizmdir, samimiyetsizliktir."
SURİYE'DEKİ GELİŞMELERİN ARKA PLANI
Haftalık Gündem Değerlendirme Toplantımıza hepiniz hoş geldiniz. Bu hafta toplantımıza yakın zamanda Suriye’de yaşanan hadiseleri ele alarak başlamak istiyorum. Malum Ocak ayının başından beri Suriye’nin kuzeyinde merkezi hükümet ile SDG güçleri arasında çatışmalar yaşandı. Türkiye’ye sınır olması sebebiyle de çatışmaların burada bazı yansımaları oldu. Çatışmaların arka planında yatan siyasi gelişmeler değerlendirilmeden, asıl söz sahibi aktörlerin kim olduğu ve ne istediği dikkate alınmadan bazı değerlendirmeler yapıldı. Bir taraftan PKK ve bileşenleri, Kürt milliyetçiliği algısına hizmet için Suriye’de sivil katliam var propagandasını yürüttüler. Diğer taraftan devlet, Türk milliyetçiliği algısı ile Şara yönetimini destekledi ve “sınırımızda teröre izin yok” dedi. Aynı devlet ve aynı PKK “Terörsüz Türkiye” sürecini birlikte yönetip birlikte yürütüyorlarken Suriye’de bu gelişmeler yaşandı. Hem Türkiye’deki “Terörsüz Türkiye” süreci hem de Suriye’de 8 Aralık 2024 sonrası süreç bizzat ABD tarafından desteklenirken bütün bunlar oldu.
Önceki hafta da söylemiştik, mesele ne PKK ve SDG’nin dillendirdiği sivil katliam meselesidir ne de Şara yönetiminin dile getirdiği Suriye’nin toprak bütünlüğü meselesidir. Mesele Amerikan çıkarları ve işgalci Yahudi varlığının güvenliğinin garanti edilmesinden başkası değildir. Sivil katliamdan bahsedilecekse, PKK/YPG güçlerinin yaptığı katliamlar herkes tarafından biliniyor. Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsedilecekse Suriye ile işgalci “İsrail” arasında Paris’te yapılan anlaşmada Golan ve Süveyda hakkında hangi kararların alındığını herkes biliyor. Dolayısıyla Suriye'de merkezi hükümet ile SDG güçleri arasında yaşanan çatışmalar, ABD'nin Ortadoğu'daki temel siyasi hedeflerinden bağımsız ve kopuk değildir. Çünkü Amerika Suriye’de yeni değil...
Beşşar Esad ile çalıştığı gibi babası Hafız Esad ile de çalıştı, devrim döneminde İran ve Rusya ile çalıştığı gibi Türkiye ile de çalıştı. Baas rejimi için tehdit oluşturmayan YPG ve PKK yani bugünkü SDG ile de çalıştı. Obama'nın saçlarını ağartan Suriye Devrimi, katliam ve zulümler ile olmayınca türlü plan ve hileler, ihanet ve desiseler ile maalesef çalındı. Türkiye'nin çabaları ve Ahmed Şara’nın Batı’ya yönelmesi ile devrim ekseninden koparıldı. Böylece ABD, Esed döneminde olduğu gibi Suriye üzerindeki siyasi, askeri ve ekonomik hegemonyasını güçlü bir şekilde devam ettirdi.ABD’nin çıkarlarına tehdit oluşturan her düşünce, her eylem ve hareket “IŞID ile ortak mücadele” kampanyası ile bertaraf edildi. Nice muhlis devrimci komutanlar bu sebeple suikasta uğradı, nice devrimci grup bu sebeple dağıtıldı. Bazı muhlis Müslümanlar da hapse atılarak baskı altına alındı. Önemli diğer bir şey ise işgalci varlık “İsrail”in güvenliğiydi, bunun için Esed'in kaçmasından hemen sonra Suriye'ye ait stratejik askeri noktalara saldırılar gerçekleştirildi ve Suriye’nin askeri hareket kabiliyeti tamamen yok edildi.
Sonrası malum; biraz önce de söyledim ya, Suriye hükümeti ile Yahudi varlığı arasında Golan ve daha fazlasının işgalini onaylayan anlaşmalar yapıldı. ABD Esad sonrası Ahmed Şara’nın önüne “Suriye Arap Cumhuriyeti’ni” koydu. Kalkınmak, büyümek istiyorsan en önemlisi iktidarda olmak istiyorsan; Yahudiler, Hristiyanlar, Nusayriler, Dürziler ve Leninistler ile iyi geçineceksin ama devrimci Müslümanlara karşı olacaksın bunu da IŞID ile mücadele adına yapacaksın dedi. Bunun bizatihi böyle olduğunu ben değil Hakan Fidan söyledi. Evet, asıl tehdit belli, başta işgalci Yahudi varlığı, ABD ve tüm Batı için asıl tehdit; devrimci ideolojik İslam düşüncesidir. ABD Ulusal İstihbarat Direktörü de bunu söylüyor; “İslam ideolojisi, Hilafet fikri, yalnızca ABD’nin değil; demokrasiyi kutsayan tüm rejimlerin ortak korkusudur.” diyor.
Suriye’de son dönemde yaşanan hadiseler işte tamamen bu gözle okunmalı ve değerlendirilmelidir. Bu bağlamda ABD bölgede şunu istemektedir; Suriye’nin kendisine yani Amerika’ya tabi üniter bir ulus devlet olmasını istiyor. Bunun olması için ne gerekiyorsa yapılsın, daha önce ortaklık kurduğu milis güçlerin, SDG’nin tasfiyesi de buna dâhil... Bakınız, Trump’ın ilk döneminde ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi olan James Jeffrey, ne diyor: “SDG’ye, kendilerine ait özerk bir bölgeyi destekleyeceğimizi ya da onları yeni Suriye hükümetine karşı askeri güçle savunacağımızı asla söylemedik. Aksine, ilişkimizin IŞİD’i yok etmeye yönelik geçici ve taktiksel bir ortaklık olduğunu ifade ettik” diyor. ABD'nin şu anki Suriye özel temsilcisi Tom Barrack ise halefini destekler mahiyette; bugün durumun değiştiğini, artık IŞİD ile mücadele koalisyonuna katılan, Batı’ya yönelen ve terörle mücadelede ABD ile işbirliğini kabul eden bir merkezi hükümetin olduğunu söylüyor. Ne demek bu; yeni Suriye yönetimi var artık SDG’ye ihtiyaç yok demek. Evet; SDG, Kandil ve PKK’nın da etkisi ile müzakere masasını devirip daha fazlasını elde etmeyi planlasa da ABD’nin koşulsuz itaat istemesi karşısında şok oldu e hezimete uğradı.
Meselenin siyasi boyutu ve arka planı bu iken Suriye’de yaşanan çatışmalar bir taraftan “Arap-Kürt Savaşı” “Furkan Günleri” “Kürtlere Karşı Cihat” gibi manipülatif söylemler ile lanse edildi. Diğer taraftan da “Suriye Arap Cumhuriyeti” ordusundan bazı kişilerin sergilediği gayri insani, gayri İslami bazı eylem ve saldırılar, SDG ve bileşenleri tarafından yalan yanlış propaganda haline getirildi bunlar İslam ve tüm Müslümanlara mal edilmeye çalışıldı. Kürtlerin hamisi rolüne bürünen bu propagandistler sömürgeci ABD ile ortaklık yapmayı zillet görmediler, üstüne üstük ABD ve Batılı ülkelerden adeta yardım dilendiler. Hâlbuki bütün nefret ve öfke, topraklarımızı bölen, halklarımızı birbirine düşüren, kendi çıkarlarını her şeyin üstünde gören küresel şer güçlere karşı olmalı değil mi? Neden cellatlardan merhamet dileniliyor? Türk olsun, Kürt olsun, Arap olsun neden hep Müslüman kanı dökülüyor? Farkında değil miyiz; Suriye yönetimi ile YPG arasında yaşanan çatışma ve sonrasındaki gelişmeler ile Türk milliyetçiliği ve Kürt milliyetçiliği üzerinden kaos, kavga ve kargaşa isteniyor. Bu çok tehlikeli ve gayri İslami bir tavırdır. Türkler ve Kürtler tarih boyunca İslam ile birlikte kardeş oldular. Suriye’deki Kürtler de Türkiye’deki Kürtler de kardeşimizdir. İslam bu topraklarda Türkün, Kürdün, Arap’ın hakkını bir yapmıştır.
PKK/YPG'nin bölgedeki tahakkümü, sesinin çok çıkması ve aynı Kemalistler gibi İslam'a düşman olmaları, Kürtlerin İslam'a gönülden bağlı olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu sebeple kardeşlerimizin onurunu zedeleyecek her türlü söz ve eylemden kaçınılması gerekir. Bunun aksini yapanlar, YPG'ye düşman olduğunu söylese dahi onların ekmeğine yağ süren milliyetçilik maskesine bürünenlerdir. Şunu da ekleyelim; ABD ve sömürgeci Batı’nın çıkarları için yapılan bu tür savaşlarda en fazla zararı maalesef sivil halk görmektedir. Kutuplaştırıcı, düşmanlaştırıcı karşılıklı söz ve söylemlerle beslenen bu kirli siyasi atmosferde halkın çektiği çileyi dile getirmek teröre destek değildir. Asıl bu tür gayri insani yaklaşımlar ile teröre destek verilmektedir.
Son olarak şu hatırlatmayı yapmak istiyorum; bakınız küstah Trump, Amerika'yı yeniden büyük yapmaktan bahsediyor, bütün Amerika kıtasını haydut gibi sömürmekten bahsediyor. Müslümanlar olarak biz ise bölünmüş parçalanmışız, daha fazla parçalanmak mı istiyoruz, yoksa birleşmek ve bütünleşmek mi? Sormak istiyorum; birleşmek ulus devletlerin sayısının artmasıyla mı olacak? Devletlerin isimlerindeki Cumhuriyet’in önüne Türk, Kürt, Arap ırklarının konmasıyla mı olacak birleşmek? Yoksa Fas'tan Endonezya'ya Anadolu’dan Afrika’ya, Kürdistan'dan Doğu Türkistan'a kadar bizi yekvücut kılacak, korkularımızı güvene çevirecek, ayrıştırmayacak birleştirecek İslam devletinin, Raşid-i Hilafet’in ikamesiyle mi olacak?
BAHÇELİ’NİN KUDÜS AÇIKLAMASI
Türkiye’de siyaset, uzun zamandır bir ilkesizlik gösterisine dönüşmüş durumda. Aynı ağızdan bir gün “yerli ve milli” vurgusu çıkıyor, ertesi gün Öcalan için PKK kurucu önderliği söylemi ve hediyeleşmeler... Bir bakıyorsunuz uluslararası dengeler gözetiliyor, Batılıları memnun eden laiklik nutukları atılıyor, sonra bir bakmışsınız İslam tarihinden, halifeler ve komutanlardan örnekler veriliyor. Bu ikircikliliğin sebebi ne yazık ki doğru bir fikirden yoksunluk, faydacılık ve çıkarcılıktır. Oy devşirmek gerektiğinde Kemalist jargonları kullanan Devlet Bahçeli şimdi de Cumhurbaşkanı’nı Kudüs üzerinden İslam halifeleri ve komutanlarına benzeterek tabanı heyecanlandırmaya çalışıyor.
MHP Genel Başkanı Bahçeli; Cumhurbaşkanı’na atıfla; ‘‘Hz. Ömer Kudüs’ü fethetti, Selahattin Eyyubi Kudüs’ü fethetti, Yavuz Sultan Selim Kudüs’ü fethetti, Abdülhamit Kudüs’ü ihya etti. Bu dört isim Kudüs için önemlidir ve semboldür. Neden siz beşinci olmuyorsunuz?” dedi. “Tarihte Şam ve Kudüs’ün fetihleri arasında bağ vardır. Şam’ı fetheden mutlaka Kudüs’ü fethetmiştir. Bölgede insanlar güvenecekleri güçlü bir lider arıyor." diye de ekledi.
Hz. Ömer, Selahaddin Eyyubi, Yavuz Sultan Selim ve II. Abdülhamid… Bu isimler sadece tarihsel figürler değildir. Bu isimler bir düşüncenin, bir davanın, bir inancın temsilcileridir. Bu isimler bir siyasal irade, bir ümmet tasavvuru ve bir adalet anlayışının temsilcileridir. Gazze 2 yıl boyunca yıkılırken, Müslümanlar 2 yıl boyunca katledilip soykırıma uğrarken susan birinin, bu süre zarfında konuşmaktan başka bir şey yapmayan birine “fatih” payesi biçmesi romantizmdir, samimiyetsizliktir. Kaldı ki Kudüs’ü fethedenler, Bizans’tan, haçlılardan izin almadılar, bugünküler gibi Washington’dan, Londra’dan, Tel Aviv’den gelecek tepkileri hesaplamadılar. Onlar, güçlerini sömürgeci devletlerin başkentlerine değil, kendi inançlarına ve halklarına dayandırdılar.
Bugün Kudüs’ü fethetmeye niyetli bir siyasal akıl var mı? Yahudi varlığı “İsrail” ile ticari ilişkileri kesmeyen, diplomatik kanalları açık tutan, askeri ve stratejik dengeleri ABD ekseninde şekillendiren bir yönetime Kudüs’ün fethi nasip olur mu? Biçilen bu paye, İslami kavramların arkasına sığınmak suçu perdelemek, suçluyu maskelemek için ortaya atılmış kullanışlı bir yalandır. Sayın Bahçeli’nin sözlerinde dikkat çeken bir diğer nokta, Şam–Kudüs hattı üzerinden kurulan tarihsel bağ… Evet, tarihte bu iki şehir arasında dini, siyasi ve stratejik bir bütünlük vardı doğru. Yeniden kurulabilir. Ancak bu bağ, sömürgeci güçlerin çizdiği sınırları kabullenerek, onların bölgesel planlarına entegre olarak kurulamaz. Türkiye’nin Suriye politikası, Kudüs’ü fethedecek bir İslam tasavvurunun değil; Amerikan tasavvurunun gölgesinde şekillenmiş bir siyasetin ürünüdür. Böyle bir tasavvurdan Kudüs’e uzanan bir “fetih” çıkmaz.
Türkiye’deki politik elit, işine geldiğinde İslami jargonla konuşmakta; işine gelmediğinde ise katı Kemalist-laik dilin arkasına saklanmaktadır. Bu, bir denge siyaseti değil, bir kimlik krizidir. Toplumun dindar refleksleri seçim dönemlerinde hatırlanmakta, küresel sistemle uyum gerektirdiğinde ise hızla rafa kaldırılmaktadır. Bu tutarsızlık artık gizlenemeyecek kadar nettir. Eğer yöneticiler gerçekten samimiyse, İslam’ı yalnızca sembolik bir motivasyon unsuru olarak kullanmaktan vazgeçmelidirler. Kudüs’ü fetheden Halife ve komutanlar İslam ahkâmı ile hükmeden Hilafet Devletinin yöneticileriydiler. Siz gerçekten bunu istiyorsanız, sözlerinizde samimiyseniz Hilafeti bir “tehdit” olarak zihinlere kodlamak yerine, Müslümanların siyasal birliğine duyulan ihtiyacı konuşalım. Neden ümmetin maslahatını önceleyen her talep, Hilafet talebi ‘‘terörize’’ edilirken, Batılı normlara uyum “reform” diye pazarlanıyor?
Gelin Hz. Ömer, Yavuz Sultan Selim ya da Abdülhamid gibi halifeleri zafere ulaştıran gerçek motivasyon neydi onu konuşalım. Gelin Selahaddin ve Fatih gibi komutanlara fetihler yaptıran fikri, dini ve siyasi motivasyonları konuşalım. Kudüs’ü İslam toprağı yapan Hilafet Devleti’nin gücünü konuşalım, onu tekrardan ikame edecek metot ve yöntemleri konuşalım. Toplumun duygularıyla oynamak kolaydır; zor olan dürüst olmaktır. Kudüs’ü fethetmekten bahsedenlerin, önce Kudüs’e giden yolları kimlerle, hangi anlaşmalarla ve hangi bağımlılık ilişkileriyle kapattıklarını açıklamaları gerekir. Aksi hâlde bu söylemler, koskoca birer yalan olarak yakanıza yapışır ve İslam ümmeti bu aldatıcı söylemlerinizi asla unutmaz. Son olarak Kudüs’ün işgalden kurtulması ancak İslam ile olacaktır. Biz Suriye’deki gibi, başkenti Kudüs olan bir Filistin Arap Cumhuriyeti istemiyoruz. Çünkü Aksa mübarek beldedir, Kudüs ve tüm Filistin tüm Müslümanlarındır. Allah’ın izniyle işgalden kurtuluş Hilafet ile olacaktır.
Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu
27 Ocak 2026
#hizbut tahrir türkiye#gündem değerlendirme#terörsüz türkiye#suriye'deki gelişmeler#sdg#ypg#suriye#bahçeli'nin açıklamaları#kudüs'ün fethi#kudüs#filistin
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!