Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 21 Temmuz 2026
Ateşkes olacak Gazze düzelecek, Gazze kalkınacak dediler, Gazze şehit vermeye devam ediyor.
GAZZE HALKINA YALAN SÖYLEDİLER
Haftalık Gündem Değerlendirme Toplantımıza hepiniz hoş geldiniz. Bu hafta toplantımıza Gazze ile başlıyoruz. On yıllardır işgal ve ablukanın altında; iman, sabır ve sebat üzere sadece kendi varlığı ve Allah’ın yardımı ile ayakta kalan, liderlerini, mücahitlerini, gençlerini, yaşlılarını, kadınlarını, çocuklarını ve hatta bebeklerini mübarek belde için şehit veren direnişin şehri Gazze’yi unutmamak, unutturmamak için bir kez daha kardeşlerimizin sesine ses veriyoruz. İhanet ve kirli planların gölgesinde tamamen yok olmaya terk edilen Gazze’ye “yalnız değilsiniz, kardeşleriniz var, her şeyden öte Rabbiniz var, o her şeye vekildir.” diyerek destek olmak istiyoruz. Müslüman’ın Müslüman’a desteği böyle olmamalı elbette, kardeşliğin gereği Rasulüllah’ın dediği gibi olmalı elbette biliyoruz. الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يَخْذُلُهُ “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz.” Ama zalimin elini kıracak, katilden hesap soracak, işgalciyi mübarek beldeden def edecek, Gazze’yi sadece sözde değil özde kardeş bilecek bir adam, bir yönetici maalesef çıkmadı. Onca çağrıya rağmen çıkmadı, çıkaramadık bu da bizim eksiğimiz.
7 Ekim 2023’ün üzerinden neredeyse 3 yıla yakın bir zaman geçti. İşgalci varlık ve onu destekleyen kâfir devletler tarafından doğranan, katledilen, yakılan, yıkılan, soykırıma uğrayan Gazze, önce mahzun bırakıldı, şimdi tamamen terk ediliyor. Gazzeli bir Müslüman’ın şehit olan mücahit komutanın cenazesinde dediği gibi “Arap rejimleri ve İslami beldelerin yönetimleri Gazze'yi yüzüstü bıraktılar. Bu onlar için bir lanettir. Onlar geçen bu zamanda çocukların, kadınların ve şehitlerin şelale gibi akan kanlarını sadece izlediler. Hala daha izlemeye devam ediyorlar. Onların en hayırlısı(!) Kızılay ile yanımızda durabiliyor. Amerika Netanyahu’yu füzeler ve teknoloji ile desteklerken onlar Gazze’yi kefenler ile destekliyorlar. Gazze’nin kaderi böyle diye inanıyorlar, lakin bizim kaderimiz bu değildir, bizim kaderimiz ateşkes şartlarında bile her gün 3,4,5 şehit vermek değildir. Bizim kaderimiz bu işgalci varlığa karşı savaşmaktır.”
Evet, Gazze halkına bu yöneticiler yalan söylediler, ey Gazze halkı size yalan söylediler. Bu yöneticiler meydanlarda, mitinglerde Gazze’nin yanında olduklarını söyleyip “Aksa kırmızıçizgimizdir” dediler. Hatta daha da ileri gidip “bir sabah ansızın geliriz.” diyerek işgalci varlığı tehdit ettiler. Peki ya sonra, sonra “ama önce savunma sanayimizi güçlendirmemiz, teknolojik olarak ilerlemememiz gerekir.” diye bahane ürettiler. Bu iktidar ve yöneticilerin hata ve günahlarını aklamayı kendilerine görev bilenler de aynı şeyi tekrar ettiler. “Türkiye Yahudi varlığı ile savaşa giremez, savunma sanayisi o kadar güçlü değil, ABD ve Batı’yı karşısına alır, her yerden Türkiye’ye saldırırlar.” dediler. Ama aynı Türkiye savunma sanayisini NATO’nun hizmetine sunduğunda sustular. Gördük ki bu yöneticilerin kırmızıçizgisini Gazze ve Filistin halkı belirlememiş, çizgiyi siz çizmemişsiniz Trump çizmiş. Gördük ki bu savaşta Türkiye Gazze’nin yanında değil ABD’nin yanındaymış. Ben demiyorum Trump öyle diyor: “Erdoğan’a savaşa girmeyeceksiniz dedim girmedi.” dedi.
Onlar size yalan söylediler, ateşkes olacak Gazze düzelecek, Gazze kalkınacak dediler, Gazze şehit vermeye devam ediyor. 11 Ekim 2025 Ateşkes anlaşmasından bugüne 1100 şehit, 3500 yaralı var. İşgalci varlık arkasındaki garantörü ve efendisi olan ABD’nin yardımı ile canlı ve ölü bütün esirlerini teslim aldı. 7 Ekim’den bu yana işgalci varlığın elinde 40 Gazzeli gazeteci hala esir durumda, onlarca doktor hakeza aynı şekilde. Diğer Gazze halkından esir olan binlerce kişiyi saymıyorum bile. Gazze’de enkazların altı şehitlerle dolu. Ateşkesten bugüne sadece 799 şehidin naaşı çıkarılabilmiş. Gazze’nin yanında olduğunu söyleyen garantör ülkeler nerede, ateşkesi her gün ihlal eden işgalci varlığa karşı yaptıkları bir şey var mı, söyledikleri bir söz var mı? Bütün bunlar yaşanırken çıkıp ne diyorlar biliyor musunuz: "Türkiye ile “İsrail” arasında açık bir çatışma olması için hiçbir neden yok. Çok şükür ki “İsrail”de hala aklıselim, bilge ve stratejik düşünebilen çok iyi insanlar var. Hepsi Netanyahu ve çevresindekiler gibi değil.” Evet, bunun adına da diplomasi diyorlar, biz de diyoruz ki sizin diplomasiniz batsın.
Kahire’de yapılan ateşkes anlaşması ve Şarm eş-Şehy’de toplanan Barış Kurulu’nun Gazze’ye kazandırdığı hiçbir şey yok. Amerika bu tür anlaşma ve toplantılar ile işgalci varlığa nefes aldırdı, Türkiye Mısır ve Katar gibi ülkelerin yönetimleri de bu sözde barış yalanı ile Gazze’deki direnişi kırdılar. Bakın Mısır işgalci Yahudi varlığı ile gaz anlaşması yapıyor. Mübarek belde Filistin’de çıkan 80 milyar metreküp gazı Netanyahu çetesine para vererek alıyor. Mısır halkının cebinden çaldığı servetleri işgalci “İsrail”i desteklemek için kullanıyor. Türkiye ya, bir an önce Netanyahu koltuktan inse de işgalci devlet ile normalleşsek diye bekliyor. Bunlar zannediyorlar ki Gazze’yi bu şekilde yüzüstü bırakıp terk edersek direniş tamamen biter, efendileri olan katil Trump’ın planı da gerçekleşir. Halbuki ne Gazze halkı, ne Filistin halkı bu plana asla razı olmayacaklar inşallah. Ve Rabbimiz de onların iman, sabır ve cesaretini zaferle destekleyecek inşallah. Onların bir planı varsa Allah’ın da bir planı var.
وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ
“Onlar tuzak kurarken Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Enfal 30)
LOZAN ANTLAŞMASININ 103. YIL DÖNÜMÜ
Toplantımızın diğer bir konusu, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan ve önümüzdeki Cuma günü 103. yıldönümüne girilecek olan Lozan Barış Antlaşması. Muhtemelen Cuma günü ve sonrasında hem iktidardan hem de muhalefetten Lozan ile ilgili bir sürü methiyeler dinleyeceğiz. Onun bir zafer antlaşması ve cumhuriyetin tapu senedi olduğunu tekrar edecekler. Oysa getirdiklerini ve götürdüklerini birlikte değerlendirdiğimizde Lozan’ın bir ihanet antlaşması olduğunu söylemek en doğrusudur. Zira Lozan’da neleri kaybettiğimiz hakkında düşünen her akıl sahibi Müslüman, musibetin büyüklüğünü ve bu tanımlamanın ne kadar yerinde olduğunu anlayacaktır. Konuşmamın sonunda bu kayıpları anlatacağım; ancak ondan önce Lozan’ın arkasındaki asıl elin kim olduğunu, Osmanlı Devleti'ne nasıl bir kumpas kurulduğunu ve Lozan’ın hangi şartlarda imzalandığına kısaca değinmek istiyorum.
Bilindiği üzere Sultan Abdülhamid’in siyasi bir darbeyle tahttan indirilmesinden sonra yönetime gelen Batı hayranı İttihatçı zihniyet, hiç üzerine vazife olmadığı halde Osmanlı'yı Almanya’nın yanında Birinci Dünya Savaşı'na dahil etti. Savaş bittiğinde İngiltere’nin başını çektiği İtilaf Devletleri büyük ölçüde galip geldi ve 1918 yılında Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandı. Osmanlı Hilâfet Devleti ise topraklarının büyük kısmını kaybetti ve mağlup oldu.
Burada dikkat çekici olan husus; savaş sonrasında İtilaf Devletleri ile Osmanlı’nın yanında savaşa giren Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan arasında ayrı ayrı barış antlaşmaları imzalanmasına rağmen, Osmanlı Devleti ile 1919 Mayıs'ında hâlâ bir barış antlaşması yapılmamış olmasıdır. Bunun nedeni İtilaf Devletleri'nin Osmanlı'yı paylaşmadaki anlaşmazlığı olarak görünse de asıl gecikme, İngiltere’nin Osmanlı üzerinde tek başına egemen olma isteğidir. Çünkü İngilizlerin Osmanlı topraklarını paylaşmaktan çok daha önemli bir meselesi vardı; o da Müslümanların izzet ve şerefinin sembolü olan Hilafet’in yıkılmasıdır.
İşte bu noktada "İngiliz sinsiliği" dediğimiz entrika ve ayak oyunları uygulamaya koyuldu. Sömürgeci İngiltere; Hilâfet’i ortadan kaldırmak, ulusçuluk ve vatancılık temelinde parçalanmış, servetlerine el konulmuş, laik bir ülke inşa etme işini mevcut Hilâfet yönetimine kabul ettiremeyeceğini bildiğinden, M. Kemal liderliğinde yeni bir hükümet kurulmasının önünü açmıştır. İngilizler bir taraftan İstanbul’u işgal edip halifeyi kuşatma altına alarak siyasetten uzak tutarken, diğer taraftan Ankara Hükümeti’ni öne çıkararak ona kurtarıcı rolünü bahşettiler. Yine İngiltere’nin kurguladığı bir savaşla Yunan denize döküldü ama işgalci İngilizler işleri bitinceye kadar İstanbul’da kalmaya devam ettiler.
Sonra ne oldu biliyor musunuz? İngilizlerin gözetiminde ve desteğinde bir oldu bittiyle saltanat kaldırılarak Halife Vahdettin’in yetkileri elinden alındı ve Ankara Hükümeti hiçbir yaptırım ve baskı altında kalmadan Şark İşleri Konferansı’na, namıdiğer Lozan görüşmelerine tek temsilci olarak katılmaya hak kazandı. Böylece İngilizler asıl büyük amaçlarına ulaşmanın zeminini hazırladılar. Konferansın akdi esnasında İngiliz heyetine başkanlık eden Lord Curzon, Türklere istiklal verilebilmesi için dört şart ileri sürdü:
- Hilâfet tam manasıyla ilga edilecek,
- Halife hudut dışına sürülecek,
- Malları müsadere edilecek,
- Devletin laikliğe dayandığı ilan edilecek.
Bunlar kayıtlara geçirilmeyen ancak kulaktan kulağa ve dilden dile dolaşan "Şark İşleri Konferansı"nın gizli maddeleridir ki bu maddelerin gerçekliğine zaman şahitlik etmiştir. Buradan da anlıyoruz ki Hilafet Ankara’da değil, Lozan’da kaldırılmıştır.
Gelelim Lozan’da ve sonrasında ne olduğuna…
Henüz halife sağ, Hilâfet yönetimi devam ediyorken Avrupalı devletler Ankara’daki Meclis'i muhatap alarak gayrimeşru bir antlaşmaya imza attılar. Sınırlarımız talan edildi. Misak-ı Millî sınırları içindeki Musul, Kerkük, Süleymaniye ve Orta Doğu petrol yatakları İngilizlere bırakıldı. Bunun yanında 12 Ada İtalyanlara, birkaçı dışındaki bütün Ege adaları Yunanistan’a, 1571’den beri Osmanlı'ya ait olan Kıbrıs ise yine İngilizlere bırakıldı.
Serbest Ticaret Antlaşması gereği Boğazlardaki hâkimiyet Osmanlı’nın elinden alındı. Avrupalı devletler Boğazlardan geçiş konusunda özgür bırakıldı. Yabancı okullar ve azınlık hakları konusu gayrimüslimler lehine karara bağlandı. Böylelikle İslam topraklarında misyonerlik faaliyetleri meşruiyet kazanmış oldu. Yunan’ı denize döktük ama nüfusunun %70’i Müslüman olan Batı Trakya masada Yunanlılara verildi. Yunanistan’dan almamız gereken 190 milyar dolar savaş tazminatından vazgeçildi. 254 bin şehit verdiğimiz Çanakkale, Arıburnu İngilizlere verildi. Evet, yanlış duymadınız! 129. Maddeye göre İngilizler, mezar bulunmayan arazileri de kapsayacak şekilde Arıburnu’nda (Anzak Burnu) toprak sahibi oldu. Lozan’a giderken 12 milyon km² toprağımız vardı; dönerken 783 bin km² toprağımız kaldı. Ve daha burada sayamayacağımız nice taviz ve teslimiyet…
Şimdi buradan soralım: Lozan gerçekten tapu senedi mi, yoksa laik kapitalist sistem devam ettiği sürece bedelini ödemekle bitiremeyeceğimiz ağır bir ipotek mi? Hiç şüphesiz ikincisi... Cumhuriyetin başındaki Cumhurbaşkanı Erdoğan bile 2016 yılında "Lozan'ı zafer diye yutturmaya çalıştılar" dememiş miydi? Demişti. Ancak zamanla menfaatler değiştiği için hem Cumhurbaşkanı hem de iktidar, Lozan’ın Türkiye’nin bağımsızlık belgesi olduğunu öne sürerek hezimeti bize zafer diye yutturmaya çalışıyorlar. Hiç çekinmeden laik cumhuriyetin Osmanlı Hilafet Devleti'nin devamı olduğunu söyleyerek Müslümanların, özellikle de gençlerimizin akıllarını ifsat ediyorlar.
Bakınız, daha birkaç gün önce Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, "Osmanlı ile Cumhuriyet'i barıştırmamız lazım. Çocuklarımızın Osmanlı'yı da ataları olarak bilmesi ve Osmanlı'ya da sahip çıkması lazım" dedi. Sayın Bakan, daha açık konuşun, gerçeği tam olarak söyleyin. Siz kimi kiminle barıştırmak istiyorsunuz? Çocuklarımızı millî eğitim müfredatındaki Osmanlı’ya yönelik karalamaların etkisinden kurtarmaksa niyetiniz, resmi tarihle hesaplaşmak ve onun büyük bir yalan olduğunu ikrar etmeniz gerekir. Ayrıca bu yalanın üzerine inşa edilen tüm siyasi ve idari yapıyı reddedip sil baştan değiştirmeniz, aslına rücu ettirmeniz gerekir. En önemlisi, Osmanlı’nın bir İslam ve Hilafet devleti olduğunu, hatasıyla kusuruyla halkımızın inancını temsil ettiğini, asırlarca ümmete sancaktarlık yaptığını söylemeniz gerekir. Üstelik sadece söylemeniz yetmez; yeniden İslam’a ve Hilafet sistemine dönmek için çalışmanız, böylece onun sağladığı heybet ve üstünlüğü, adalet ve huzuru çocuklarımıza hissettirmeniz gerekir. İşte o zaman tüm soru işaretleri giderilmiş, tüm yalanların kökü kurutulmuş ve hakiki manada bir barış gerçekleşmiş olur. Sayın Bakan, bu sözünüzle diğer taraftan Müslümanları da Osmanlı üzerinden laik cumhuriyetle barıştırmayı hedefliyorsanız, bu büyük bir vebal olmakla birlikte Allah’ın izniyle asla mümkün olmayacaktır. Zira egemenliğin yalnızca Âlemlerin Rabbine ait olduğunu öğreten "La ilahe illallah" şahitliği buna müsaade etmez. CHP zihniyeti bir asra yakın nice zulümlere imza atarak bunu denedi fakat başaramadı, Müslümanlara cumhuriyeti sevdiremedi.
Zira İslam ümmeti olarak bizler Lozan’dan sonra kurulan laik cumhuriyeti; İstiklal Mahkemeleri’nden, Takrir-i Sükûn Kanunları’ndan, Şeyh Saidlerden, İskilipli Atıflardan, ezanın Türkçe okutulmasından, darağaçlarından, çıplaklık yarışmalarından, günah bataklıklarından, fakirlikten, krizlerden ve çağımızın en büyük yalanı olan demokrasiden tanıyoruz.
Ve son olarak, tüm bunlardan sonra Lozan Barış Antlaşması'nı övmek, Lozan’da çizilen sınırlara bağlı kalmak ve Lozan’ı kurtuluş kabul etmek basiretsizlikten öte bir şeydir. Lozan, Hilâfet’in ilga edilmesidir. Lozan, İslam ümmetinin parçalanması demektir ve Lozan, ihanetin resmidir. Lozan'da kaybettiklerimizi kazanmanın tek yolu ise Hilafetin yeniden kurulmasıdır. Hiç şüphe yok ki gerçek bağımsızlık ve zafer, dün olduğu gibi bugün ve yarın da Râşidî Hilafet ile gelecektir. Çalışanlar işte bunun için çalışsınlar.
Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu
21 Temmuz 2026
#hizbut tahrir türkiye#gündem değerlendirme#gazze#gazze katliamı#gazze'de ateşkes#gazze anlaşması#lozan antlaşması#lozan#hilafetin kaldırılması
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!