Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 14 Nisan 2026
"Demokrasi ve özgürlükleri bayraklaştıran siyasi ve sivil örgütlerin çoğu, gerektiğinde kaos, çatışma ve şiddeti vazgeçilmez görmüşlerdir."
ABD-İRAN SAVAŞI’NDA SON DURUM
Haftalık Gündem Değerlendirme Toplantımıza hepiniz hoş geldiniz. Toplantımıza 1.5 aya yakın devam eden ABD-İran Savaşı ile başlamak istiyorum. 28 Şubat’ta başlayan ABD-İran savaşı 46. gününe girdi. İşgalci Yahudi varlığını da yanına alarak büyük bir kibir ve küstahlıkla İran’a saldıran sömürgeci ABD, bugüne kadar hedeflediği askerî başarıya ulaşamadı. Trump’ın ifadesiyle lider kadrosu öldürülmüş, hava ve deniz gücü büyük oranda yok edilmiş İran karşısında sözüm ona dünyanın en güçlü ordusuna sahip ABD, kriz ve çaresizlik içinde debeleniyor. Küstah Trump’ın en üst perdeden galiz küfürler ederek yaptığı tehditler, günün sonunda hiçbir işe yaramayan boş sözlere dönüşüyor.
Gelinen noktada ABD, içine düştüğü çıkmazdan kurtulmak için her zaman olduğu gibi İslam beldelerindeki işbirlikçi yönetimleri görevlendirdi. Aralarında Türkiye’nin de olduğu Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan dörtlüsü görüşme üstüne görüşme yaparak İran’ı ABD ile müzakere masasına oturtmayı sağladılar. Ve 10 Nisan Cuma günü Pakistan’ın başkenti İslamabad’da ilk tur görüşmeler yapıldı ve herhangi somut bir sonuçta çıkmadı.
ABD-İran savaşı, İslami değişim mücadelesinin ruhunu söndürmek için bir korkuluk olarak kullanılan ABD’nin askerî gücünün kâğıttan kaplan olduğunu gösterdi. Nitekim ABD’nin ne uçak gemileri, ne savaş uçakları ne de çeşit çeşit bombaları Hürmüz Boğazı’nı açmaya muktedir olamadı. Bununla birlikte her biri NATO üyesi olan Batılı müttefikleri de ABD’yi terk ederek yalnız bıraktı. Hatta birçok Avrupa ülkesi, onun burnunun daha da sürtmesi için hava sahalarını ve askerî üslerini ABD’ye kapattılar. Bu da askerî başarısızlığın yanında çok önemli bir siyasi kırılmaya işaret etmektedir. Dolayısıyla bu tablo, ABD’nin askerî gücü yanında siyasi gücünün de mutlak olmadığını göstermektedir.
Şimdi artık ABD’nin savaş maliyetlerini yüklenmesi, devlet kurumları içerisindeki büyüyen çatışmalar ve Amerikan halkının çığ gibi büyüyen öfke ve nefretiyle yüzleşmesi var. Tüm bunlar, sömürgeci ABD için çöküşün uzak olmadığının emareleridir.
Hâlihazırda ABD ile İran arasında devam eden ateşkes ve müzakere süreci, ABD’nin yenilgiyi örtbas etmek ve onurlu bir çıkış yolu bulma çabasından başka bir şey değildir. ABD savaşla elde edemediğini anlaşma ile elde etmek için meseleyi ustalıkla yönettiği bir alana taşımaktadır. Zira ABD’nin siyasi şeytanlıkta çok mahir olduğunu uyanık ve feraset sahibi kimseler çok iyi bilir. Sahada birçok kez hezimete uğrayan Amerika, maalesef masada kazanmayı genel olarak başarmıştır. Özellikle de İslam coğrafyasında ümmetin kıyam ve cihat ederek elde ettiği başarılar, müzakere masalarında reel politika yalanlarıyla ABD’ye hediye edilmiştir. Artık tablo nettir ve bu saatten sonra yapılması gereken bellidir.
ABD ve beslemesi Yahudi varlığının saldırganlığına karşı durmanın tek yolu, savaş ve hesaplaşma siyasetini uygulamaya koymaktır. İran, tek başına sergilediği direniş ile ABD’nin yenilmez olmadığını göstermiştir. Ancak ABD efsanesinin ve şer imparatorluğunun tam anlamıyla yıkılması için bundan çok daha fazlasına ihtiyaç vardır. Bu da orduları ve halkları başta olmak üzere İslam topraklarını siyasi, ekonomik ve stratejik tüm üstünlüklerini tek bir çatı altında birleştirecek bir devleti ikame etmekle olur.
O devletin adı Raşidi Hilafettir. Hilafet, geçmişte olduğu gibi Amerika’nın kibrini yok edecek, onu vergiye bağlayacak; dahası kendi anakarasında onu tehdit ederek İslam’a boyun eğdirmeye muktedir olan devlettir. Allah’ın izniyle hilafetin kurulması uzak değildir. Sadece zaman meselesidir. İslam ümmetinin irade ortaya koyarak Amerika’ya koltuk değnekliği yapan işbirlikçi rejimleri devirmesi kadardır.
NATO’NUN GELECEĞİ
Geçtiğimiz hafta perşembe günü Ankara’da "NATO’nun Ankara Zamanı" başlığıyla bir konferans yapıldı. Toplantıda NATO’nun önemi, gücü ve Türkiye’nin NATO’ya katkısı ela alındı. NATO’nun işlevsizliğin ve ABD’nin İran ile savaşındaki çırpınışlarının gölgesinde gerçekleşen toplantıda, sömürge paktı hakkında “stratejik konumlanma" ve "dayanıklılık" gibi parlatılmış kavramlar havada uçuştu. Neden böyle söylüyoruz, çünkü Donald Trump’ın NATO’yu "kâğıttan kaplan" olarak nitelemesi ve ABD’yi çekme tehditleri, basit bir seçim vaadi değil ABD’nin stratejik bir adımıdır. Amerika, NATO ile Avrupa ve özellikle de Türkiye’yi kendi savunma mimarisinde birer "ileri karakol" ve "maliyet ortağı" haline getirdi. Şimdi ise artık masraflarını karşılayamadığı ve küresel hegemonyasını korumaya yetmediği için kendi yarattığı bu canavarı çöpe atmaya hazırlanıyor.
Malumunuz ABD önce komünizm tehdidiyle Avrupa’yı kendine mahkûm etti, ardından Sovyetlerin çöküşüyle tehdit algısının yerine İslam’ı koydu. NATO "Terörizmle mücadele" kılıfıyla Bosna, Kosova, Afganistan, Libya, Irak ve birçok İslam beldesine kan ve gözyaşı götürdü. Evet, küresel bir terör örgütü olan NATO’dan bahsediyoruz ve bugün bizzat kurucusu tarafından artık varlığı sorgulanıyor. Amerika çok taraflı ittifakların bağlayıcılığından kurtulup, doğrudan kendi çıkarlarına hizmet edecek parçalı, kontrol edilebilir ve daha ucuz bir kaos düzeni kurmak istiyor. İslam coğrafyasını NATO üzerinden Batı sistemine göbekten bağlayan ABD, bu bağı kopararak bölgeyi artık sadece kendisinin kontrol edebileceği kıvama sokmak istiyor. Bugüne kadar sürdürdüğü sömürge düzeninde yanına aldığı devletlerin etinden sütünden faydalandı. Şimdi ise NATO’nun olmadığı dünya düzeni ile onları kaderlerine terk edecek. Bu devletler terör ve tehdit algısı ile yine Amerika ile özel ittifaklar kurmak zorunda kalacaklar ama bu sefer büsbütün ona tâbi olmak zorunda olacaklar.
BM gibi uluslararası kurum ve kuruluşların NATO gibi paktların bugüne kadar yaptıkları ortada değilmiş gibi Müslüman beldelerin yöneticilerinin hala bunlara paye yüklemeleri, bunlardan beklenti içinde olmaları anlaşılır değil gerçekten. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan geçtiğimiz günlerde bu konu ile ilgili; "Uluslararası sistem vicdani pusulasını kaybetmiş ve meşruiyet noktasında sıkıntı yaşamaktadır." diye bir beyanda bulundu. Bu sözlerin, Bosna’da BM himayesinde, Afganistan’da NATO şemsiyesinde Batı ittifakının işgal ve cinayetlerine bir şekilde ortak olan Türkiye’den geliyor olması manidar.
Geçmişte Suriye’de, yakın zamanda Gazze’de ve şimdi İran’da yaşanan sivil katliam ve soykırımlara rağmen hiçbir şey yapmayan bu meşruiyetini kaybetmiş uluslararası sisteme dönüp ondan hala daha bir şey beklemek ne siyasi akıl ile ne de gerçeklikle izah edilebilir. Trump’ın bile “ABD’nin çıkarlarına faydası yok”, "işime yaramıyor" diyerek varlığını sorguladığı NATO’ya kendi topraklarında üs vermek, ordusunu onun hizmetine seferber etmek devlet aklı değil lejyonerliktir. Gazzeli yetimin, Suriyeli mazlumun ve Afganistanlı çocukların vebali bu kararları alanların sırtındadır.
Bakınız Amerika kendi ulusal çıkarları için BM’den ve NATO’dan vazgeçebiliyor, bugüne kadar işlerine yaradığı halde bu kurumların artık kendisine ayak bağı olduğunu söyleyebiliyor. Ama Müslümanların başındaki yöneticiler bugüne kadar zarardan başka bir şey görmedikleri halde bu kurumlar çalışmaktan yani küresel sisteme entegre olmaktan vazgeçmiyorlar. Küresel sistem denilen yapı, eşitler arası bir düzen değildir. Güçlü olanın kuralları belirlediği, zayıf olanın ise bu kurallara uymak zorunda kaldığı bir düzendir. Bu sistem içinde NATO gibi yapılar, sadece askeri değil aynı zamanda siyasi ve ekonomik bağımlılık sağlayan yapılardır. Şimdi ABD kendi çıkarları doğrultusunda ittifaklarını yeniden şekillendiriyor. NATO da bu değişim ve dönüşümden nasibini alıyor.
Sorulması gereken soru şu; bu değişimi okuyamayan, hâlâ eski dengelere göre hareket eden Müslümanların başındaki yöneticiler ne yapacak? Yine Batı ürünü başka bir güvenlik mimarisine mi entegre olacaklar yoksa iman ettikleri İslam akidesinden kaynaklanan birlik mi kuracaklar? Ordularını, Batı’nın hizmetine sunmaya devam mı edecekler yoksa zulme uğrayan Müslümanları kurtarmak ve izzetli bir hayatı başlatmak için mi kullanacaklar? İHA’larını SİHA’larını ve son teknoloji silahlarını ABD’nin terörizmle mücadele bahanesiyle yürüttüğü işgal ve sömürgeleri için mi yoksa İslam’ın yeryüzüne hâkim olması için mi sahaya sürecekler? Bunu hepimiz yaşayıp göreceği bir değişim olacaktır. Batı sistemi ve Amerikan efsanesinin çöküş sürecine girdiği bir dönemde verilecek doğru karar bölgenin ve tüm ümmetin kurtuluşuna ve kalkınmasına vesile olacaktır.
ŞİDDET VE TERÖRÜN KAYNAĞI BELLİ!
Son günlerde bazı medya organlarının, ajansların ve gazetecilerin, Hizb-ut Tahrir’in ismini kaos ve terör olayları içinde kullanarak yalan yanlış haber yaptıklarını gözlemledik. Hizb-ut Tahrir’in silah, şiddet, kaos ve terör ile işinin olmadığı bilindiği halde, bu tür haberlerin yapılması Hizb-ut Tahrir’i karalamaktan başka bir amaç taşımıyor. Hizb-ut Tahrir 1953 yılında Filistin’de kurulduğu günden bu yana sadece fikri ve siyasi çalışma yapmış bir partidir. Hizb-ut Tahrir’in İslami hayatı başlatmak ve Hilafeti yeniden kurmak için yürüttüğü çalışmalardaki metodu, fikri ve siyasi mücadeledir. Bu metot 73 yıldır hiç değişmemiştir ve değişmeyecektir. Dolayısıyla Hizb-ut Tahrir’e yönelik benzer şekilde bugüne kadar yürütülen iftira ve karalama kampanyaları nasıl boşa çıktıysa, bu da boşa çıkacaktır. İslam’a ve şeri ahkâma bağlı tertemiz bir partiye atılan çamur tutmamıştır tutmayacaktır. Hizb-ut Tahrir’in fikri, hedefi, metodu ve çalışma sahası açıktır. Siyasi söylemleri, çözüm önerileri ve kullandığı dil herkesin malumudur. Biz de kapalı, muğlak ve belirsiz hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla bu tür yalan haberlere, maksadı belli olan iftira ve karalamalara asla itibar edilmemelidir.
Hizb-ut Tahrir olarak bizim kimliğimiz bellidir, alnımız ak yüzümüz açıktır, bugünümüz ve geçmişimiz tertemizdir. Çünkü bizim kaynağımız vahiydir, dayanağımız da Rabbimizdir. Asıl bugün konuşulması gereken şey, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihi, darbe, kaos, terör ve çatışmalarla dolu geçmişidir.
Çok partili sistemden önceki zorba ve despot dönemlerini hiç konuşmaya bile gerek yok, o dönemlerde insanlara neler yapıldığını herkes biliyor zaten. 1950 sonrası 75 yılı konuşalım. Siyasi partiler, bu partilerin eylem ve söylemleri, pratikleri hepsi ortadadır. Ve Türkiye, adına demokratik siyaset dediği işte bu geçmişi ile övünüyor maalesef…
Yakın geçmişe birazdan değineceğim, sadece 1968’den 80 darbesine kadar geçen sürece baksanız, sağ-sol kavgasını, işçi sınıfı ile sermaye arasındaki hesaplaşmaları, üniversitelerdeki çatışmaları besleyen zeminin “özgürlükçü demokratik zemin” olduğunu görürsünüz. Kahvehane baskınları, mahallelerin abluka altına alınması, üniversitelerin anarşiyle dolması, sokak ve meydanların güvensiz olması… Bütün bunlar o dönemde yaşandı. İktidar ve muhalefetin ve bu iki tarafı besleyen demokratik örgütlerin karşı karşıya gelerek şiddet ve terör ürettiklerini, çatışmayı bir dönüşüm aracı olarak kullandıklarını hatırlayalım. Demokratik zeminde hareket eden siyasi ve sivil örgütlerin genetik şekilde şiddet ve terör hastalığına yakalanma potansiyellerinin olduğu gerçeğinin altını kalın çizgilerle çizelim. Demokrasi ve özgürlükleri bayraklaştıran siyasi ve sivil örgütlerin çoğu, gerektiğinde kaos, çatışma ve şiddeti vazgeçilmez görmüşlerdir. Bu durum parti ve örgütlerin ilkesiz ve yöntemsiz olduklarını gösterir. “Özgürlükçü, halk iradesine saygılı” olduğunu söyleyen onlarca parti gördük biz, geçen bu bir asırlık dönemde hepsi öyle ya da böyle tüzük ve programlarında yazılan bu anlatıları çiğnemişlerdir.
En son yerel seçimlerde siyasi ve sivil demokratik örgütlerin rakip parti bürolarına saldırmalarını hatırlayın, hatta ölümle sonuçlanan olaylar çıktı. Kim yaptırdı bunları? Her seçim döneminde parti otobüslerinin taşlanması, sokaklarda, vapurda, otobüslerde yapılan kavgalar… Bütün bunların motivasyonu neydi? Sağ-sol örgütlerin DNA’sındaki şiddet-terör olgusunun toplumsal yaşamın atmosferine nasıl nüfuz ettiğini Saraçhane olaylarında gördük. Türkiye’nin siyasi tarihindeki sağ-sol hesaplaşması, Sünni-Alevi kavgası, Kürt-Türk çatışması… Bunun gibi demokratik sağ ve sol siyasi yapıların şiddet ve terör yöntemine başvurduğunu gösteren yüzlerce örnek sayabilirim.
Radikal sol yayın organlarının bazı manşetlerini hatırlayalım; Bu manşetler genellikle şiddeti doğrudan teşvik eden ve çatışmayı "meşru" bir yöntem olarak sunan bir dilde atıldı. Alın size bir örnek; “Barikatlar Halkın Öz Savunmasıdır!" Bu manşet ve slogan hendek-barikat süreçlerinde sokak çatışmalarını meşrulaştırmak için kullanıldı. Siyasi parti ve örgüt bildiri başlıklarını hatırlayalım. Partilerin gençlik kollarından veya radikal kanatlarından gelen resmi açıklamalara bakalım. 2015 yılındaki özyönetim ilanları sırasında kullanılan, devlet otoritesini tanımayan bildirilerin ana başlığını kimler savundu?
80’li yılların bilançosunu hepiniz biliyorsunuz, sokak kavgaları, cinayetler infazlar, faili meçhuller, işkence odaları, askeri cezaevleri ve ölümler… Bugün daha yakın hadiseler üzerinden resmi rakamlar ile vereyim size; İçişleri Bakanlığı’nın Gezi olaylarında yer alan “demokratik” örgütlerin oluşturduğu terör olaylarının zarar bilançosunu hatırlatayım. Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre Gezi olayları sürecinde sivil demokratik örgütlerin çatışması sebebiyle 3 bin 368 kişi yaralanma sonucu hastanelerde tedavi görmüş. Olaylar 1 polis ile 4 vatandaşın ölümüyle sonuçlanmış, milyonlarca dolar kamu zararı… Hangi motivasyon ile oldu bunlar?
Haydi, bütün bunlar bir yana, bunların hepsinin arkasında siyasi, ideolojik arka plan var. Türkiye’nin metropolleri, şehirleri, sokakları mafya örgütlenmeleri ile dolu bugün. Uyuşturucu ve fuhuş ticareti, kumar tekeli bu örgütler ve efendilerinin elinde… Toplumsal şiddet meyli pik seviyeye çıkmış, trafikte, toplu taşımada, okulda, camide, çarşıda, pazarda her yerde şiddet ve kargaşa var, hiçbir yerde insanlar güvende değil. Bu toplumsal şiddetin motivasyonu ne peki?
Daha dün Şanlıurfa’da bir genç kardeşimiz Allah’a küfreden bir sokak serserisi tarafından katledildi. Yine bugün Saiverek’te bir okula saldıran 19 yaşındaki bir lise öğrencisi; öğretmen, öğrenci ve polisleri yaraladı. Motivasyonu ne? Hülasa bütün bu enkaz demokratik laik düzenin enkazıdır İslam’ın değil. Ve bu düzende; gerektiğinde şiddet ve kaosa yönelen, toplumsal terörü besleyen demokratik sivil örgütlere, partilere izin veriliyor ama İslam dininin esaslarına dayalı bir İslami partiye izin verilmiyor. Ne deniyor peki, ya demokratik zeminde hareket edersiniz, ya da marjinalleşip radikalleşirsiniz ve silahlı yönteme başvurursunuz. Üçüncü bir yol yok öyle mi? Aslına baktığımızda sunulan her iki yolun sonu da şiddet ve teröre çıkıyor, işte biraz önce anlattım, demokratik sivil örgütlerin şiddeti nasıl meşrulaştırdıklarını…
Türkiye’de; toplumsal şiddet ve terör üreten demokratik esaslara göre kurulmuş sağ ve sol örgütlerin anayasal güvence altına alınması ve demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları hâline getirilmesi çok büyük bir faciadır. Çünkü bu yapılar değişimi mutlak manada cebir ve şiddette aramaktadırlar. Bu yaklaşım sürdüğü sürece, yani yalnızca “demokratik” örgütlenmeler desteklendiği müddetçe, bu ülkenin insanları doğru bir örgütlenme biçimiyle ve gerçek anlamda bir toplumsal kalkınma modeliyle tanışamayacak. Unutmayalım ki bir toplumun kalkınmasının, yükselmesinin metodu kitleleşmedir. Toplumun içerisin de bulunan doğru örgütler sayesinde toplumlar her zaman kalkınma yolunda doğru adımlar atarak yürümüşlerdir.
İşte Hizb-ut Tahrir böyle bir kitleleşmedir, toplumun kalkınmasının fikri ve siyasi kalkınma ile olacağını benimsemiştir, hedefine bu metod üzere yürümektedir. Hizb-ut Tahrir çalışma metodunu Rasulullah Sallalllahu Aleyhi ve Sellem’in çalışma metodundan almıştır. Bu metodun içinde cebir ve şiddet, kaos ve terör olmadığı gibi demokratik yöntem de yoktur. Dolayısıyla biz bu laik demokratik düzenin Müslümanlara dayattığı İslam dışı her iki yol ve yöntemden de beriyiz. Müslümanlara bu bozuk yolları dayatan sistemin sahiplerine çağrımız şudur; Cesaretiniz varsa, gayesi İslam’ı hayata hâkim kılmak ve Hilafeti kurmak olan, demokrasiye değil, İslam’a dayalı siyasi partilerin kurulmasına izin verin. Bakın o zaman bu halk kime itibar edecek kimin peşinden gidecek göreceksiniz.
Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu
14 Nisan 2026
#hizbut tahrir türkiye#gündem değerlendirme#abd iran savaşı#nato'nun geleceği#suçlar#cinayetler
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!