Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 3 Şubat 2026

HAFTALIK GÜNDEM DEĞERLENDİRME

Haftalık Değerlendirme Toplantısı - 3 Şubat 2026

Batılıların dünyaya pazarladığı demokrasi, özgürlük, liberalizm gibi kavramların ne kadar kokuşmuş ve yozlaşmış olduğu ortaya çıktı.

EPSTEİN DOSYASI

Amerika merkezli Epstein dosyası bu sefer çok daha fazla bilgi ve belge ile gündeme düştü. Trump’ın Jeffrey Epstein ile fotoğrafları, çocukların yarıştığı güzellik yarışmasına ait videoları ve eski başkanlarla birlikte verdikleri iğrenç pozlar ifşa edildi. Son yapılan ifşaatta Trump’la birlikte Bill Clinton, Bill Gates, Elon Musk, Richard Branson, Ehud Barak, Macron gibi politikacılar da yer alıyor. Ayrıca bu sefer Mossad ile ilişki ağı da ortaya çıktı. Zenginliklerini ve siyasi güçlerini sapkın yaşam tarzına dönüştüren bu elit zümre, hayattan maksimum haz alma dürtüsüyle vahşileşiyor. Kapitalizmin verdiği finansal özgürlük sebebiyle istedikleri her şeyi yapabiliyorlar. Küçük çocukların etlerini fast food haline getirip yemeleri de dahil her türlü iğrençlik…

Maddi durumu zayıf olan ailelerin çocuklarını okutmak bahanesiyle çalıştırma, yarışma ve eğlenceler yoluyla küçük yaşta çocukları istismar etme, organlarını çalma, madde kullandırarak bağımlı hale getirme, gerekirse öldürüp üzerinde kadavra çalışması yapma… Kötülüğün nasıl kurumsal hale geldiğini izliyoruz…

Peki, neden tekrar ısıtılıp servis edildi Epstein dosyası? Bilindiği gibi Trump, iktidara geldiği günden beri uluslararası kurumlara mesafeli yaklaşıyor. BM ve NATO’nun maliyetli yapılar olduğunu, Amerika’nın bu kurumlara parasal desteğini keseceğini, zenginlerden daha fazla vergi alınıp Çin ile mücadelede ulusalcı bir tavır takınacağını defalarca söyledi. Küresel elitlere karşı kendi bürokrasisini koruyup gözetti. FBI karşısında kendi polis gücü olan ICE’yi güçlendirdi. Yahudi lobisinin de etkin olduğu Amerikan derin devletine meydan okudu. FED başkanı da dahil olmak üzere birçok yapıyı kendi çıkarları doğrultusunda sarstı. Trump’ın başına buyruk bu adımları, Amerika içindeki derin siyaset ve sermaye elitlerini harekete geçirmiş olabilir; bu dosyalar da bu güç odaklarını kontrol ve dengelemek için servis edilmiş olabilir.

Epstein dosyasının servis edilme sürecine dikkatle bakıldığında görülür ki, bu bir soruşturma ve yargılama süreci değil, bir yönetim ve dengeleme sürecidir. Diğer bir ifadeyle, yeri ve zamanı geldikçe uygun dozda servis edilen kontrollü bir ifşa. Zira dosya tam kapatılsa “örtbas” edildi denecek, tam açılırsa sistem çökme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Bu sebeple hem kamuoyu baskısını hafifletmek hem de başta ABD olmak üzere Batı’nın siyasi ortamını sarmış olan çürümüşlüğü kontrol edebilmek için üçüncü yol seçiliyor: Yani yarım ifşa. İsimler bilinsin, ama bağlar kurulamasın. Şok yaşansın, ama soruşturma açılmaya gerek duyulmasın; yargılama ve hukuki sonuç olmasın. Nihayetinde bu yöntem, kamuoyunu tatmin eder gibi yapıp etkisizleştirmenin en kolay ve bilinen yoludur. Dediğim gibi, tamamının ifşa edilmesi demek Amerikan rüyasının sonu olabilir. O yüzden cezaevinde öldürülen Jeffrey Epstein’in akıbeti, Wikileaks belgelerini ifşa eden Julian Assange’in akıbetine çok benzemektedir.

Evet, bütün bu süreç gerek Amerika’nın kendi iç çekişmesinin bir ürünü olsun gerekse başka bir nitelik taşısın; Müslümanlar olarak bizim odaklanmamız gereken husus şudur: Sömürgeci kâfir Batılıların dünyaya pazarladığı demokrasi, özgürlük, liberalizm gibi kavramların ne kadar kokuşmuş ve yozlaşmış olduğu ortaya çıktı. “İnsan hakları, çocuk hakları, kadın hakları” gibi insani hakların birer masaldan ibaret olduğu net bir şekilde ifşa oldu.

Batılı elitler tarafından paranın dokunulmazlık zırhı giydirildiği bir yapının inşa edildiği ve bu yapının en aşağılık cürümleri işlediğini artık tüm dünya biliyor. Epstein Adası; bankerler, milyarderler, “hayırsever” maskesiyle dolaşan insan kılıklı şeytanlar bu çürümenin sadece vitrinidir. Fakat bu çürüme yalnızca adalarda, malikânelerde yaşanmadı. İşgal ettikleri her coğrafyada aynısı yapıldı. Özellikle de İslâmî beldelerde…

Ebu Gureyb Hapishanesi’nde çıplak bırakılan mahkûmlar, cinsel aşağılamalar, kadın ve genç tutuklulara yönelik sistematik istismar henüz dün gibi gözümüzün önünde. ABD askerleri bunu fotoğrafladı, çünkü kendilerini cezasız görüyorlardı. Afganistan’da “demokrasi” pazarlarken çocukların cinsel köleliğini teşvik etti. Bosna’da barış gücü altında tecavüzcü askerlerin her türlü haltı yemesine göz yumdu. Haiti’de BM askeri gücü, açlıktan kıvranan kız çocuklarını bir tabak yemek karşılığında istismar etti. Vietnam’da kadın ve çocuklara tecavüz eden Amerikan askerleri, geride iz bırakmamak için My Lai katliamı olarak bilinen vahşi soykırımı gerçekleştirdiler. Cezayir’i sömüren Fransa ise binlerce kadın ve çocuğun kanına girdikten sonra toplu ölümler gerçekleştirdi.

Epstein bu zincirin en lüks halkasıdır. Irak’ta tankla, Afganistan’da hava aracıyla, adalarda özel jetle uyguladı bu sömürü ve ifsat düzenini. Yöntemler, araçlar farklı olsa da ahlakî yön hiç değişmedi. İşte Batı’nın ve değerlerinin gerçek yüzü budur. İşte bunlar, demokrasi denilen tarihi yalanın uygulanmasının kaçınılmaz doğal sonucu ve acı meyveleridir.

Diğer taraftan bütün bu olup bitenlerden sonra, pedofili hastası bir liderin yanında saf tutmak ruhsuz bir beden, kötü bir mide gerektirir. Bir sapık, çocuk istismarcısı bir yönetici için “Dostum Trump” demek, onu “stratejik ortak” görmek ahlaki olandan uzaklaşmak anlamına gelir. Hele ki sömürgeci ve çürümüş bir devlet olan Amerika’yı sorunların çözüm mecrası olarak görmek tek kelime ile zillettir. Asgarî ahlak en azından bu kâfir devletlerle dostluk ve müttefiklik ilişkilerini kesmeyi gerektirir. Müslüman olmak ise Batı ve Batı düşüncesi ile hesaplaşmayı zorunlu kılar. Batı’nın vahşi yüzü Epstein dosyası ile ortaya çıkmadı, bilakis İslâm Devleti yıkıldıktan sonra dünya Batı’nın elinde fesada uğradı ve uğramaya devam ediyor. Batı’nın yanında izzet arayanlar ise hüsrana uğramayı, dünya ve ahiret azabını tatmayı bekliyor. Bakın ey İslâm ümmetinin sözde liderleri; Rabbimiz sizleri nasıl uyarıyor:

وَلَا تَرْكَنُوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

“Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.” (Hûd 113)

BARIŞ KURULU GAZZE’DE NEYİ HEDEFLİYOR?

Gazze’de ABD Başkanı Trump’ın sözde ateşkes planının gölgesinde saldırılar ve ölümler devam ediyor. Gasıp Yahudi varlığı İsrail, son rehine cesedini teslim aldıktan sonra halkın yaşadığı çadırları bombalayarak aralarında çocukların da olduğu 30’dan fazla Müslümanı şehit etti. Siyonist çete, bundan önce defalarca yaptığı gibi imzaladığı anlaşmayı bozarak ne kadar hain bir tabiata sahip olduğunu bir kez daha gösterdi.

Gazze’de 3 aydan fazla bir süredir arabulucuların ve garantörlerin gözetiminde bir ateşkes tiyatrosu izliyoruz. Zira hem saldırılar hem işgal hem de abluka ve zulüm devam ediyor. Gazze halkı yine vuruluyor, yine aç, susuz, ilaçsız ve barınaksız bırakılıyor. Üstelik bu kez kimse itiraz etmiyor. “Nasıl olsa ateşkes var” havasında Yahudi varlığının soykırım savaşına adeta meşruiyet kazandırılıyor.

Gazze’deki Filistin Hükümeti Medya Ofisi, geçtiğimiz hafta 10 Ekim 2025’te başlayan ve 15 Ocak 2026’da ikinci aşamaya geçilen ateşkes sürecinin ilk safhasına ilişkin çarpıcı veriler paylaştı. İşgalci İsrail ordusunun 95 gün süren ilk aşama boyunca 1244 ayrı ihlal gerçekleştirdiği vurgulandı. Rapora göre; sivillere 402 kez doğrudan ateş açılırken, 581 kez sivil konutlara bombalı saldırı düzenlendi ve 195 kamu binası havaya uçurularak yıkıldı. Bu süreçte 449 Filistinli hayatını kaybederken, 1246 kişi yaralandı.

İnsani yardım kapsamında Gazze’ye girmesi planlanan 57 bin tır yerine sadece 24 bin 611 tır girebildi. Yakıt sevkiyatında ise öngörülen 4 bin 750 tır yerine yalnızca 601 tır girebildi. Binlerce Filistinlinin naaşı hâlâ enkaz altında. İş makinelerinin yetersizliği ve devam eden bombardıman tehdidi, arama kurtarma çalışmalarını imkânsız kılıyor. Aileler, sevdiklerinin cenazelerine ulaşabilmek için günlerce yıkıntıların başında bekliyor. Ve burada söylemeye vaktimizin yetmeyeceği nice zulüm ve zorluklar... Kısaca Gazze halkı, sözde ateşkes sürecinde de ihanete uğramaya devam ediyor.

Tüm bunlar, Türkiye, Katar ve Mısır gibi Gazze’nin dostu olduğunu iddia eden arabulucu ve garantör ülkelerin gözleri önünde yaşanmaktadır. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan, her şeye rağmen Gazze’de ateşkesin devam ettiğini söyleyerek Yahudi varlığını ihlallerine cesaretlendiriyor. Ve yine tüm bunlar, ABD’nin anlaşmanın ikinci aşamasına geçildiğini ilan etmesinden ve Trump’ın Gazze Barış Kurulu Kararnamesi’ni Davos’ta imzalamasından sonra gerçekleşiyor. Ortada sözde bir ateşkes var, sözde bir barış kurulu var fakat soykırım savaşında değişen fazla bir şey yok. Trump, Gazze’yi turizm merkezi yapıp kaynaklarına çökmek hayalini kurarken, İslam beldeleri yöneticileri de Trump’ın her kararına destek vererek ondan bir aferin almanın, böylece koltuklarında uzun süre kalmanın hayalini kuruyorlar.

Barış kurulu demişken, bunun neyi amaçladığını anlamak için kimlerin katıldığına bir bakalım: Zira bu kurul sadece Gazze’yi değil, tüm İslam coğrafyasını hatta tüm dünyayı “barış” adı altında sömürgeleştirmek için tasarlanmıştır. Nitekim Trump, Davos’ta Gazze’nin “Barış Kurulu’nun fiilen başladığı yer” olduğunu belirterek, “Gazze’de başarılı olabilirsek bunu başka konulara da genişletebileceğimize inanıyorum” dedi. Yani Trump, Birleşmiş Milletler’i saf dışı bırakarak ABD’nin liderliğinde BM’ye alternatif bir düzen var etmek istiyor. Tam da bu sebeple İngiltere ve Fransa başta olmak üzere Avrupa ülkeleri, Trump’ın kurula katılma davetini reddettiler. Ne acıdır ki, Trump’ın 65 ülkeye yaptığı daveti kabul edenler çoğunlukla halkı Müslüman olan ülkeler. Ürdün, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, BAE, Türkiye, Fas, Kazakistan, Endonezya, Pakistan, Kosova, Azerbaycan, Özbekistan kurula katılan ülkeler oldu. Bu ülkeler, kayıtsız şartsız Trump’ın planını New York’tan Şarm El-Şeyh’e en başından kabul ettiler. Aralarında Türkiye’nin de olduğu birçok İslam beldesi, uluslararası istikrar gücü olarak ABD’li bir generalin komutası altında Hamas’ın silahlarını teslim almak için göreve hazır olduklarını açıkladılar. ABD, bu ülkelerin kaynaklarını, ordularını ve imkânlarını kullanarak Gazze’yi sömürmek, direniş ruhunu söndürmek, Filistin davasını tasfiye etmek ve tetikçisi olan Yahudi varlığını bölgeye entegre etmek için Abraham Anlaşmaları temelinde yeni bir Ortadoğu planını uygulamaya çalışıyor. Netanyahu’yu bile kurula davet etti. Fakat ne Türkiye’den ne de diğer İslam beldeleri yönetimlerinden “Netanyahu varsa biz yokuz” diyebilen çıkmadı. Bu utanç ve zillet ömür boyu onlara yeter!

ABD eğer başarılı olursa, bu ittifakı Çin, Rusya ve Avrupa hatta tüm dünyaya karşı kullanacaktır. Venezuela Devlet Başkanı ve eşinin kaçırılması, ABD’nin nasıl bir ilişki biçimi kurguladığının işaretidir. Fakat ABD’nin asıl düşmanı bu ülkeler değildir. Onun asıl korkusu, ABD Ulusal Güvenlik Direktörü Tulsi Gabbard’ın 25 Aralık’ta açıkladığı gibi, İslam ideolojisi temelinde kurulacak olan bir hilafet devletidir. Aksa Tufanı başladığında ABD eski Dışişleri Bakanı Blinken ve Netanyahu da aynı korkuyu dile getirdiler. Onlar, hilafetin batının çürümüş ifsat düzeninden Müslümanları ve insanlığı kurtaracak yegâne alternatif olduğunu çok iyi biliyorlar. Bu sebeple özellikle İslam beldeleri yönetimleriyle yakınlık ve ittifaklar kuruyorlar. Demokrasiyi kutsamaları ve İslam’ın yeniden siyaset sahnesine çıkmasını engellemeleri için bu yöneticileri övüyorlar. Fakat Allah’ın izniyle başarılı olamayacaklar. Ne kadar baskı ve zorbalık, ne kadar kirli plan ve işbirliği yaparlarsa yapsınlar; ne kadar mallarını harcarsa harcasınlar; ümmetin ayağa kalkarak batıyla hesaplaşmasını, âlemlerin Rabbinden gelen Raşidi Hilafet’in kurulmasını engellemeye güç yetiremeyecekler. Hilafet, ümmeti birleştirecek, Aksa’yı özgürleştirecek, zulüm ve sömürü düzenine son verecektir. Tüm insanlık, dünyayı küfrün karanlıklarından İslam’ın aydınlığına çıkardığı için Müslümanlara minnettar olacaktır. Kafirler istemese de Allah’ın vaadi gerçekleşecektir.

يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasalar da Allah, nurunu mutlaka tamamlayacaktır. (Tevbe 32)

ALTIN VE GÜMÜŞ’ÜN YÜKSELİŞ SEBEPLERİ

Son dönemin ekonomi adına en önemli konularının başında altın ve gümüşün rekorlar kırarak yükselmesi gelmektedir. Bilindiği gibi altın, son 1 yıl içinde %130, gümüş ise son bir yıl içinde %300 yakın bir artış göstermiştir. Altın ve gümüş başta olmak üzere değerli madenlerin son dönemlerde bu kadar hareketli olmasının ve fiyatların bu denli rekor kırmasının belirli bazı sebepleri vardır.

Bunların en başında dünya genelinde uygulanan para sistemi gelmektedir. Bilindiği gibi şu an uygulanan para sistemi, 1944 yılında kabul edilen ve ABD dolarının egemenliğini ilan eden bir sistemdir. Bu sistem her ne kadar 1971 yılında sona ermiş ise de, alternatif bir çözüm ortaya konulmadığı için tüm dünya ABD dolarına bağımlı hale gelmiştir.

İkinci olarak dünya merkez bankalarının çok yüklü miktarda altın alımına gitmesidir. Merkez bankaları kasalarındaki altın stoklarını artırmaya devam etmektedir. Dolara olan bağımlılığı azaltmak isteyen devletler, hem bugün yaşananlar için hem de ileride yaşanacak daha büyük krizlerden korunmak için kasalarını altınla doldurmakta ve altın stoklarını artırmaktadır. Ülkelerin bu yüklü miktarda altın alımları, fiyatları ciddi oranda yukarı çıkarmaktadır.

Bir diğer önemli sebep ise dünya siyasetinde son dönemde yaşanan sarsıcı gelişmelerdir. Hatırlayacağınız üzere 3 Ocak 2026 tarihinde Amerika, anlık bir operasyon ile Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini kaçırmış, akabinde ise birçok devlete meydan okumuştur. Çağımızın Firavunu Amerika ve onun haydut başkanı Trump’ın bu çıkışları dünya siyasetinde ciddi sarsıntılar oluşturmuştur. İşte bu durum devletleri dolardan altına doğru bir politika izlemeye yöneltmiştir.

ABD doları her ne kadar Türkiye’de belirli oranda artış gösterip değerini korusa da dünya sahnesinde, altın karşısında ciddi değer kaybı yaşamaktadır. Yaşanan bu siyasi krizlerden dolayı dünyada dolara olan güven azaldı ve güvenilir liman olarak altına yönelme ihtiyacı oluştu. Dünyada birçok ülke altın alımlarına hâlâ devam etmektedir. Gümüş için de durum aynıdır; altın kadar olmasa da gümüşe olan talepte yatırımcılar için iyi bir alternatif olarak görülüyor. Ayrıca teknolojik açıdan da birçok bileşenin üretiminde kullanılmaktadır. Güneş panellerinde elektriğin iletiminde ciddi miktarda gümüşe ihtiyaç vardır. Bununla birlikte pil ve bataryaların üretiminde de, elektrikli araç kullanımında gümüş en önemli maddelerden biridir. Bu da gümüş fiyatlarını tarihi rekorlar kıracak seviyeye getirmiştir.

Tüm bunlar göstermektedir ki, meselenin temelinde kapitalist sistem ve ABD dolarına endeksli para sistemi yatmaktadır. ABD’nin mevcut başkanı Trump da bu sistemin başında bulunan, kendisini yeryüzünün tek hâkimi olarak görüp dünya servetlerine göz diken bir hayduttur. Bizler çoğu zaman, gerek ekonomik sıkıntılarda, gerek enflasyon krizlerinde, gerek vergilerin bu denli zulme dönüşmesinde, gerek üretim ve istihdamın azalmasında; temel sebep olarak kapitalizmi ve onun iktisat sisteminin olduğunu vurguladık. Çünkü kapitalizmde rakamlar ve tutarlar ne kadar büyük gösterilse de esasında çoğu rakam sanaldır. Arkasında koca bir boşluk vardır; birçok ekonomik veri dışarıdan bakıldığında büyük bir hacim gibi görünse de, aslında balon olduğu için ilk patlamada büyük bir boşluk oluşturmaktadır.

Bunun en büyük delili ise borsadır. Borsada milyarlarca para sanal olarak alınıp satılmakta, sanal bir ticaret dönmektedir. Gerçekle alakası olmayan ama parayı da belirli bir kesimin kontrolüne veren kötü bir sistemdir.

Tüm bu krizlerden kurtulmanın yolu ise altın para sistemine geri dönmektir. 1944 yılına kadar bu sistem tüm dünyada zaten uygulanmaktaydı. Çünkü altının kendisi zâtî kıymet olduğu için hangi olay yaşanırsa yaşansın, kaç yıl geçerse geçsin değerini kaybetmez. İslam’ın emri olan altın sisteminin uygulanması durumunda parada değer kaybı asla yaşanmayacaktır. Ayrıca İslam iktisat sisteminin gereği olarak paranın sürekli dolaşımda olması da, piyasalarda sürekli bir canlılık yaşanmasını, büyüyen ve güçlenen bir ekonomiye sahip olmayı beraberinde getirecektir. Böylece enflasyon ortadan kalkacak, üretim ve istihdam artacaktır.

Bugün kapitalizmin kalesi konumunda olan faizli bankacılık sistemi işte bu dolaşımı engellemekte, parayı bir avuç açgözlü kapitalistin kontrolüne bırakmaktadır. Sonuç olarak da azınlık konumundaki kapitalist zenginler sürekli güçlenirken, toplumun büyük bir çoğunluğu sistemin yükünü çeken modern köleler haline gelmiştir. Dolayısıyla altın ve gümüşün rekor hızla yükselmesinin, paranın değer kaybetmesinin, sürekli tekrar eden ekonomik krizlerin temelinde ilahi ölçüyü ters yüz eden kapitalist iktisat sistemi vardır.

Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın indirmiş olduğu İslam, hayatın her alanına doğru çözümler getirdiği gibi, ekonomik konularda da köklü ve kalıcı çözümler getirmiştir. Özelde Müslümanlar, genelde ise tüm dünya halklarının bu zilletten kurtulmasının tek yolu, İslam Hilafet sistemine dönmek ve onun iktisat sistemini uygulamaktan geçmektedir.

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

03 Şubat 2026

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorumunuz başarıyla gönderildi. Editör onayından geçtikten sonra sayfada yayınlanacaktır.
Yorumunuz iletilirken bir hatayla karşılaşıldı. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.